10 Temmuz 2014

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu: “BİR MİLLETİN VAROLUŞ HARCINI YOĞURAN ADAM!..”

Bolu F Tipi Cezaevinde, Salih Mirzabeyoğlu ile aynı havalandırmaya çıkan Gazeteci Şükrü Sak, Mirzabeyoğlu ile sohbet ve intibâlarını BARAN DERGİSİ için yazdı…

RUH SAKATLANDIKÇA…”
-Bir hadis var, geçenlerde yazdınız da onu, çok farklı bir yorumla?.. Dünya sanki böyle son demlerini yaşar gibi…
-“Keduret” filân diye anlatıyoruz Ölüm Odası’nda; Hiçbir şeyin tadı tuzu kalmadı, hiçbir şeyin. Sanki herşeyin böyle canı çekilmiş gibi, yaşananlara, olup bitenlere bakınca görüyorsun onu… “Varoluş şevki” denilen şey uçup gitmiş adetâ; var ya, yaşadığını, varolduğunu, hayatı duyan, hisseden o şevk yok; ağız tadıyla böyle bir yemek bile yenmiyor neredeyse, aceleyle atıştır geç… Zaman o kadar hızlı, çabuk geçiyor ki böyle ‘makine’ soğukluğu, ruhsuzluğu içinde, bir ân durup düşünmeye, bir şeylerin farkına varmaya “vakit yok…” Ahir zaman şeyi bu… Diyor ya; “Dünyanın neşesi gitti, kedûreti kaldı” diye. “Neşe” deyince, göbek atmak değil… Varoluş sevinci, onun şuuru… İşte o “ruh” kalmadı; her şeyin böyle canı çekilmiş gibi… Mevsimlerin bile farkına varmadan çoğu zaman… Garip bir şey bu… O “varoluş” mânâsından uzaklaştıkça, ruhsuzlaşıyor sanki her şey; şimdi bir av köpeği düşün; o kadar dağ, dere, tepe koşar, o kadar şeyden sonra gelir, yatar; yorgun ve mutludur… Kendi fıtrî işini yapmıştır. Bir eşeği o su değirmenine bağla iki turda yorgun ve bıkkındır. Bunun gibi… “İnsan” varoluş sebebinin dışına düşmüş, dünyanın ruhu çekiliyor sanki…

-O noktalamalarda var; “Tek neşe bu dünyada, varolmanın sevinci; ve tek ilim, varlığın bilinmeden bilinci…” diye… Sıkıntı umumî...
-O “varoluşu” mânâlandıran, mânâlı kılan ruh sakatlandıkça, ondan uzak düştükçe böyle “tükeniyor” insan. Şimdi yalnız da kalamıyor insanlar, birbirleriyle de. Yalnızlıktan korkuyor, başkalarıyla da olmuyor… Ailede de. Kimse kimsenin yükünü çekmiyor. Yaşlı yaşlı değil, çocuk çocuk değil gibi… “Yaşlı” bir huzur evine terkedileceği günü bekliyor, “Yetişkin” desıranın kendine geleceğini, sonunun öyle olacağını… Halbuki bir dedenin torununa “verebileceği” şeyi kimse veremez ona, bir çocuğun dünyasındaki “dedenin” yerini de başka bir şey dolduramaz… Üstadım, torunu Emrah’ı çok severdi; diyordu ki; “Babasından fena korkuyor, benden hiç… Babası da benden korkardı.” Böyle renkler, nüanslar kayboldu gitti… Bütün o ufak ufak şeylerde görünen, bütün insan ve toplum ilişkilerinden tüten “hayat tarzı” şey yok oldu gitti, farkında değilsin… Şimdi onu hatırlatan şeyler de çekiliyor bir bir…

HAYAT TARZI – YAŞAM BİÇİMİ DERKEN…”

-Hayat tarzı?..
-Hayat tarzı o “bütünün” ifâdesi… Misâl; “Yaşlının” belli bir rolü, fonksiyonu, sonrakilere devrettiği tecrübe, o “hayat tarzı” içinde bir bütün… Ben onbeş-onaltı yaşındayken, böyle kapının önünde duruyoruz, 75-80 yaşlarında, beyaz sakallı, takkeli bir adam geldi, evin kapısına, “evladım benim karnım aç, bana yiyecek bir şey.” İçeri, salona buyur ettik filân, yok. Avlunun orada oturup yemeğini yedi. Üstü başı tertemiz, yani dilenci filân değil adam, “tanrı misafiri” derler ya, öyle. Adam yemeğini yedi, gidecekken rahmetli teyzem, o zamanın parasıyla iyi bir para uzatıyor adama. “Yok” dedi, “Karnım açtı, doydum.” Ve çıktı gitti. O kadar tabii. Her şey o kadar tabii idi…

-Şimdi…
-Şimdi öyle bir şey mümkün mü? İki taraf açısından da… Sabancı öyle bir şey yapmaya kalkışsa on günde iflas eder… Bırak onu, şimdi ana-babasını boğazlıyor adam para şu bu için… Üstadım derdi ki; “Aptal denecek kadar saf ve temizdiler, şimdi saf ve temiz olamayacak kadar kurnaz(!) ve uyanık…” O saffet uçup gitti…

-O iki insan tipi arasındaki…
-O insanı yetiştiren kültür ile “bu insanın” beslendiği, büyüdüğü, yetiştiği iklim?.. Daha“neyi kaybettiğini” bile şuurlaştıramamış olacaktın Üstadımın, bizim ortaya koyduğumuz “sistem” mevzuu olmasa…

-Osmanlı’da yaralı leylekler için bile vakıf kurulmuş sanıyorum…
-Evet, işte o… Herşey o kadar yerli yerinde, her şey o tabiîlik içinde… Kendine, içinde yaşadığı topluma, mahalleye, sokağa, fizikî çevreye, tabiata saygı, itminan ve bütünlük içinde hepsi… Ve öyle bir karşılık filân da beklemeden… Böyle bir toplumda zenginin zenginliği de mânâlı, fakirin fakirliği de… “Fakir”in fakirliğinden dolayı öyle ezik büzük bir hâli yok. “Zengin” de o mânâ içinde, zenginliğin tadını, keyfini “vererek” çıkarıyor… Bununki “vermekte”, öbürününki “alırken”, bir “tek nizâm”ın mânâsı içinde…
Misâl olsun diye söylüyorum; şimdi “menfaat” kavramı malûm, menfaat deyince ne anlaşıldığı da. Yaşlı bir kadın, yolcuların geçtiği bir yerde, evinin böyle yan tarafını, yolculara yemek vermek, ikram etmek için, o gaye ile kullanıyor. Muhiddin-i Arabî hazretleri de bunu görünce, ben de böyle, insanlara faydalı olmak için şurada, aç susuz yolculara yemek vermek için başlamaya kalkınca, yaşlı kadın ona çıkışıyor; “Sen benim misafirlerimi almaya, nasıl davranırsın!” Buradaki “menfaat” kavramını görüyor musun, ne kadar değişik! O orada insanlara karşılıksız yemek verme gayretinde, “menfaati” orda görüyor… Şimdi “menfaat” deyince, oo!... Osmanlı’daki vakıf müesseselerinin temelinde böyle bir anlayış vardır. Nerde neyi eksik görse hemen orada o mevzu için bir vakıf. Devletle, şununla bununla alâkalı değil. Hemen her şey için bir vakıf vardır Osmanlı’da; “İnsan” o insan, toplum da o toplum… “Malı alayım, biriktireyim, yedi göbek sonrası aç kalmasın” filân gibi bir şey yok, o ân orada “neye ihtiyaç” görürse, hemen onun için cemiyetin istifadesine, hayrına bir vakıf… Bunlar bir “bütünün”, hayat tarzı dediğimiz, “görüş, inanış”dan ayrı olabilecek şeyler değil, o bütünün görünüşleri hep… “Hayat tarzı” filân derken, işte uçup giden o ruh… Tekrar o ruhu yakalamak!..

-“Yaşam biçimi” diyorlar şimdi…
-“Yaşam biçimi”… Bu ifâdeyi de bu şekliyle Türkiye’de ilk kullanan da -bak ismi hatırıma gelmedi şimdi- Edebiyat Fakültesi’nde Profesördü, Müslüman biri yani… İlk o kullandı; “Edebiyat bir yaşam biçimidir!” diye… O şekildedir dilimize girişi… (……)
Seni “sen” yapan, o şeyi “O şey” yapan, kendini-varoluşunu oluşturan, dünyaya, hayata, kısaca her şeye bakışını gösteren, rengini veren şeylerin bütünüdür; “hayat tarzı…” Batı hayat tarzına ait tavır, tutum ve davranışlar niye bu kadar çabuk kabul görüyor ve yerleşiveriyor burada?.. Bunu “anlamaya dair”, bu mevzuu üzerine iki sayfalık bir düşünce bile yok… Düşünmüyor, anlamıyorsun ama hesapta “karşı”sın… Sor bakalım kendine, sen nasıl oldu da hemen kabullenip, benimseyiverdin… Sana ait olmayan o kadar şeyi, kültür, gelenek, yeme içmeden bilmem neye kadar… Ne diyorlar ona?..

-Fast Food…
-Ayaküstü, atıştır geç… Şimdi, “yemek kültürü” diye bir milletin kendine mahsus bir şeyi var değil mi?.. Bu, ekonomiden, siyasetten, ahlâktan şundan bundan ayrı, bağımsız bir şey değil ki. Veya bu kültürünü gösteren “damak zevki” diye bir şey var… “Bütün Fikrin Gerekliliği”nde işaretlediğimiz; “Batı kültür ve yaşayışının ulaştığı her yer Batı’dır…” Bu ölçüye göre bir bak bakalım etrafına. Bak cezaevleri bile mimarisinden bilmem neyine kadar Batı’dan kopya, bırak kanununu, yemeyi, içmeyi, giyim, kuşamı, şunu bunu, onu “taklit” etmediğin ne var onu göster…

-Bir tek “isimlerimiz”…
-Bu meseleler “kültürümüz-medeniyetimiz” tekerlemeleriyle halledilebilecek meseleler de değil; “sistem, dünya görüşü, ruh ve anlayış” diye çırpınmamız bu yüzden… “Fikir olmadan olmaz” deyişimiz!.. Az önce söyledim; Batı hayat tarzına ait şeyler niçin bu kadar çabuk kabul görüyor, benimseniveriyor hemen? Sen de Müslümansın, buyur izâh et!.. Yok! Sadece bunu anlamaya çalışsan –sahici olarak ama- meselenin çözümüne dair bir şeyler bulacaksın; geleceğin yer de burası… Bizim olduğumuz yer; “Fikir-Fikir sistemi…” Mesele “insanı inşâ etmek” filân deyince anlaşılmıyor ya… O bakımdan söylüyorum… Önceden “Kültür Emperyalizmi” diye iyi kötü konuşulurdu bu meseleler, şimdi bunları ağzına alan da kalmadı galiba… Kanıksanıyor demek ki…
Demin “menfaat” kavramının ne mânâya geldiğini söyledim, bütün bunlar “hayata bakış ve hayat tarzı” davasını merkez alarak, ona nisbetle değerlendirilmesi gereken konular… Bu çerçevede, bir fikir ve sanat denemesi olarak -alt başlığı “Paranın Romanı” olan- “Parakutâ”, “hayat tarzı, sürekli üretilmesi gerekendir”e de bir misâl… Ne, nasıl, niçin, hepsine bir cevab bulabilirsiniz… “Ahlâkî” tavırlar ve ekonomik hayatla (insanın parayla ilişkisi) bunların karşılıklı birbirini etkilemesi filân, ne olursa olsun, daima belirleyici anahtar rolü “insandır”... Anahtar insandır… Bu değişmez

DAİMA, ÖNCE İNSAN…”

-Önce “insan?..”
-Önce “insan’ı inşâ” edeceğin bir şey. Bu sistem ihtiyacı demektir… Sonra da “O insanların” toplumu, hukuku, mimarisi, sanatı… Yani önce bir sistem, sonra da ona göre şekillenen insan, kurumlar, toplum, üniversite… Şimdi üniversite açmış felsefe okutuyorsun. Niye?.. Ne yapacaksın ki o kadar “bilgi malzemesini”?.. Senin “olmak ve oldurmak” istediğin bir “İdeal” olur, ona göre de diyelim, faydalıyı alır -insan’ı besleyen malzeme olarak- kullanır, zararlıyı da atarsın… Yok ki senin öyle bir şeyin ne devlet olarak ne de toplum olarak!

-“İmaj” olarak bile kafanda…
-“İdeal insan, ideal toplum, ideal devlet…” İdealin bu mânâda gerçekleşip gerçekleşmemesi değildir mesele. “İdeal” orda -yüksekleri işaret ediyor ş.s.- dursun, varmak mümkün olmasa da. “İdeal” orada olacak ki sen bugünü, bugünün gerçeklerini, ihtiyaçlarını, yönünü, istikametini oraya –ideale- göre belirleme, düzenleme, çalışma, çabalama, olma, oldurma gayretini ona –ideale- nisbetle gerçekleştirebilesin… O yoksa? Değil mi? “İnsan”ın varoluş gayesini izâh etmemişsin, ideal toplum hayâlin-tasavvurun yok, olmak ve oldurmak istediğine dair bir imaj yok, toplum ve devlet olarak varmak, ulaşmak istediğin -“asıl gaye”- temel bir hedef yok, bütün bunların bir “sistem zarureti”ni dayattığını anlamıyorsun… Sonra dönüp dönüp Batı’ya… O bakış da en iptidaisinden…

-Büyük Doğu ve İBDA’nın mânâsı da tam burada, o Üstad için söylediğiniz…
-İşte tam bu noktada o adam, Üstadım, 70 milyonun “Varoluşunu mânâlandıran” harcı yoğurdu, bir milletin topyekûn varoluşuna harç oldu; İdeal insan, ideal toplum, ideal devlet ve İslâm’a nisbetle “yaşanmaya değer hayat”ın cevabını sistem çapında ortaya koyarak… Bu tarihî misyon anlaşılmadan, ona “karşı”, buna “taraf” filân?.. Olsan ne, olmasan ne!.. Anlaşılıyor değil mi?.. Söyledim onu; “geriye doğru 5 asırlık tarihle birlikte içinde yaşadığımız çağın nabzını tutan ve insanoğlunun “varoluş ıstırabını” İslam’ın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam” diye… Heykel ortada, İdeolocya ve ben, ben ve İbda… Yani; Yürüyen Büyük Doğu; İbda, yürüyen heykel… İdeolocya Örgüsü zamanın iç yüzüdür; bu zamanın iç yüzü…

İDEOLOCYA ZAMANIN İÇ YÜZÜ…”

-Bunlar anlaşılmadığı zaman da?..
-Dün olmak istediğinle, bugün olduğun, bugünkü hâlin arasında kıyas bile yapamazsın… “Ne olmak istediğin?”in cevabı yok ki; ona göre olup-olmadığına dair bir değerlendirme yapabilesin… O yüzden, az önce BD-İBDA ideolocyası bu zamanın iç yüzüdür dedim… Bu ne demektir?.. İdeal!... Eşya ve hadiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyâk, hayal ve plan… Misâl; ideolocya beyin ise, “ideal” kalb… İdeal; ulaşılmak istenen, varılmaya çalışılan temel gaye!.. Yönünü gösteren pusula… Yerine göre “vasıta”, yerine göre gaye… Ama her hâlükârda, her örgüsü tezadsız bir “sistem-tutarlı bütün” . O yüzden varmak mümkün olmasa da, o orda olacak! O –ideal- orda olmadığı zaman, senin “bugünün” de kayıptır, zaman isrâfıdır… Nasıl ki, kendi meslekî tercihin içinde, “Tıb”da okurken, “avukat olmayı” hâyâl etmiyorsun veya tıbba hukuk kitablarıyla gitmiyorsun?.. İdeal İslâm topluluğu ve onun düzeni, devleti, fikri, aksiyonu söz konusu olduğunda niye tam tersini?.. Anlatabiliyor muyum?...

BİR MİLLETİN VAROLUŞ HARCINI YOĞURAN…”

-Bu da öncelikli olarak “aydınların” sorumluluğunda olan?...
-Tabii ki!.. Az önce dedim ya Üstadım için; 70 milyonun varoluş harcını yoğuran, mânâlandıran insan diye… (Benim misyonum da Üstadımın misyonuna bitişik, onun bir ve aynı olduğunu söylemeye gerek var mı?..) İşte o, “ölmek”le “olmak” arasındaki bir kavşakta kararını veriyor; “Ne pahasına olursa olsun, olmalıydım; ve “yaşanmaya değer hayat”ı CEMİYET ve DEVLET şekline dek nakışlandırmalıydım” diyerek, temel EKSİĞİMİZİ, bir fikir sistemi -dünya görüşü, ruh ve anlayış olarak ne dersen de!- ortaya koyuyor; İdeal o… Asıl mesele başladı; hedef-gaye göründü… (…..)
Aydın sorumluluğu?...” İşte bütün mesele o; Aydın çağından sorumludur, bu çağın, bu zamanın iç yüzü de; İdeolocya!.. Batı’da “aydın” deyince mücerret fikir istidadı olan insan anlaşılır!.. Anlatabiliyor muyum? Aydın bu demektir… Ve gerçek-sahici aydının tarifini de bir İslâm büyüğü yapmıştır, en beğendiğim, en orijinal tarifi de budur; “Aydın, dünyayı kendi başına dar ederek, kendi eliyle kendini zindana atandır.” Dünyayı kendine zindan eden… Tam ve gerçek tarifi de budur “aydın”ın…

KEYFİYET VEYA GEÇMİŞİ YARINA TAŞIYAN…”

-Bu mevzuu ile bağlantılı olarak, hemen her konuda “keyfiyete” öncelik veren bir tavrınız olduğu da biliniyor?...
-“Keyfiyet” nedir?.. Her mevzuda kendine göre… Ama işin aslı, her şeyi, o şeyi saran mücerret oluş cevherine göre değerlendirmek, ona göre ele almak. Keyfiyetçiliğin usulü, her şeyin özüne nüfuz etmek bakımından sonsuz bir tecrit çabasıdır der Üstadım… Yani, en soylu tecritten en ihtişamlı teşhise varma. (….) Kavramın kullanıldığı yere göre mânâ kazanması bir yana, daha müşahhas bir misâl vereyim; Geçen şurada (Dergi -ş.s.-) gördüm Malcolm X’in bir sözünü almışlar –Bu sözü çok önceden, arkadaşlara, “keyfiyet” meselesini izâh sadedinde, defalarca örnek vermişimdir- “Uyuyan bin kişiyi uyandırmaya bir ‘Uyanık’ yeter!” diye… Buradaki “uyanıklığı, farkındalığı” keyfiyet olarak alın… Anlaşılıyor değil mi? O bin kişi hiçtir, o “bir”, işte keyfiyet dediğimiz böyle bir şey…“Var mı yok mu” hemen belli eder kendini, her insanda… Her konuda… Yani?... Keyfiyet olmadan “kemmiyet”, milyonların sıfırla çarpımına eşittir diyor ya Üstadım, onun gibi, milyonları sıfırla çarp, sıfırdır… Yani, “hiç…”

-Biraz önce Üstad’la ilgili söylediğiniz gibi?...
-Hah, evet, işte o… Kuru bir yakıştırma ve güzelleme değil; Bir milletin varoluş harcını yoğuran “bir”… O, birliğin sembolü, varoluş hakikatinin, millet olarak varoluş ısrarı ve isbatının sembolü; topluluk hakikatinin… “Geçmişi” bugüne taşıyan, “bugünümüzü” de yarınlara taşıyan, taşıran… İşte o “bir” keyfiyettir… Keyfiyetçilik dâvâsını da İdeolocyanının merkezine alan…

ZİNDANDAKİ ZİNDAN…”

-Efendim biraz önce “zindan” demişken, 17 yıldır zindandasınız, son 10 yıldır da burada, tek kişilik hücrede tecrit altında… Devletin neredeyse tamamı, en tepeden başlayarak, sizin tanıdıklarınızın, “sizinkilerin” elinde…
-(Gülüyor…)

-Buna rağmen siz hâlâ burada?.. Cumhurbaşkanı’ndan Anayasa Mahkemesi Başkanı’na varıncaya kadar… Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları da oldu?...
-Başbakan’ın açıklamalarını televizyonda izledim. Sanıyorum bir formül bulmaya çalışıyorlar; öyle anlaşılıyor… (…..) Haşim Kılıç’ı biliyorsunuz zaten… CumhurbaşkanıAbdullah Gül’le… Üstadımın evinde dört-beş defa karşılaştığımızı hatırlıyorum… Yaş olarak benden iki üç yaş küçük sanıyorum. O zamanki MSP ile Üstadım arasında bir takım problemlerin yaşandığı bir dönem, arada fitne çıkarmaya çalışanlar da var… A. Gül, bir fırsatını bulup, bana; “Üstad sizin söylediklerinize itibar ediyor, daha doğrusu sizden başka kimseye pek itibar etmiyor, bunları söylemeniz çok iyi oldu abi…” diye… Söylediğim de (Ergun’un) pislik yapma, fitne şeyleri…

AYDIN KURTARAN ISTIRABI YÜKLENMEDİKÇE…”

-Çürüme ve yozlaşma bahsinde, “hayat tarzı” mevzu ile ilgili… Bu da doğrudan “aydın sorumluluğu” ile ilgili temel bir mesele olması bakımından?...
-İşte o şöminede ayağı tutuşan adam misâli. Belki on yerde yazmış, yüz defa anlatmışımdır, “ıstırabı kalmadı”, ıstırabını duymuyorsun diye… Kaybettiğimiz hiçbir şeyin acısını duymuyorsun. (İslâmî değerler kastediliyor) Ama şurada bin lira kaybetsen, on gün kendine gelemiyor, on yıl sonra bile hatırlıyorsun… Kasıt anlaşılmıyor, anlatabiliyor muyum? Acı duymak ne büyük nimet; Kurtuluşuna vesile… Bir süre sonra “kaybolunanın ne olduğu şuuru?” da kalmayınca… O, “cinnet, vahşet” hadiseleri oluyor, haberlerini duyunca da; “ya böyle bir vahşet nasıl olabiliyor” filân diye şaşırıyorsun… “İnsan’ı” yaşatan, besleyen bütün “değerleri” yok ettikten sonra, değil mi? İnsan ruhunu yaralayan, sakatlayan, öldüren ne kadar şey varsa, hepsine kapıyı ardına kadar açmışsın; “kazan da nasıl kazanıyorsan kazan, yaşa da nasıl keyf alıyorsan” filân tarzında, bütün İslamî, içtimaî müeyyideleri, “demokrasi” bilmem ne diye berhâva edip yele veren sensin… Niye hayret ediyorsun ki! İşte “insan” çürüyor, “toplum” çürüyor umursamıyorsun… Sonra da o “çürümüşlük” içinde, kendine de bir yer aramaya başlıyorsun… Koftiden “aydın” için diyorum… (Şimdi, bunu duyar duymaz, kendi “koftiden bile olamamış” hâline bakmadan, güya –“benden taraf”(!) olarak, ona buna şarlamaya kalkanların durumunu, daha önce anlattım… Bunun “olmaya davet” kısmını görüp anlayacağı yerde… Anlatabildim mi?..)

MÜZİK VE İNSAN… AHENGE DAİR…”

-Müzik üzerinde de, çok farklı yaklaşımınız olduğu biliniyor, farklı eserlerinizde?..
-Müzik bahsi üzerinde değişik vesilelerle, çok durdum, anlattım; hayatî bir mesele; “İnsan”ı hem besleyen hem zehirleyen bir husus olarak; insanı ve toplumu… O Tolstoy’un “Kroyçer Sonat”ında geçen örneği çok vermişimdir: Diyor; “Nasıl ki bir adamı hipnotize ederek ona cinayet işletmek suç ise, kötü müziğe müsaade etmek niçin suç değil?” Müziğin insanı dirilten veya öldüren tesirinin anlaşılmasına misâl diye… İşte orada bir uyuşturucunun insanı ne hâle getirdiği, insana neler yaptırdığı görünen ve bilinen bir etki olarak, verdiği zarar açıkken, müziğin bir insana, bir topluma “neler yaptığı?”, yani zararlı tesirini görmek ve göstermek anlamında, uyuşturucudan daha zararlı olabileceğini; “kötü” müziğin… Bunları görmek, bu meselelerden anlamak lazım… Bunun zıddı, “iyi müziğe” ve insan üzerindeki olumlu tesirine misâl de, bir Alman devlet adamı -ismi hatırıma gelmedi- diyor ki;
-“(Wagner’i) keşke daha önce dinleseydim, belki daha cesur olurdum…” Bizde böyle sözleri söyleyebilecek bir tane devlet adamı bulamazsın…

-Meselâ Itri’yi dinleseydim diyebilen?..
-Evet, işte o… Şiirde de öyle. “İnsan”ın hamurunu yoğuran, besleyen yüksek sanat ürünlerinden zevk alan?... Devlet adamlarının, o tefekkür, sanat ve kültür hamulesinden hisse alabilmesi lâzım, böyle bir istidadı göstermesi, bir zevk tâbı, irfân kıvamına ermesi…
Bu mevzuda belirleyici olması gereken, zevk sahibi, “idrak soylularının” seçiciliği… Onların, “bu dinlenir, bu dinlenmez” tarzındaki hükümleri esas alınır… Üstadım bu mevzuyu, hikmet ve tefekküre vesile olduğu nisbette iyi, kötüye alet edildiği ölçüde kötü diye ölçülendirmiştir… Şimdi mesele, buna kara verecek kim ve hangi keyfiyetteki insan?.. İşte“zevk sahibi idrâk soylularının” seçiciliği dediğim husus bu!.. Bazen çıkıyor burada -tv'de ş.s.-, öyle ciyak ciyak, “ilahi” filân diye, berbattan daha bayağı… Veya aynı kafanın değişik örneği ve onun keskinliği(!); “Müzik haram.” Adam, “bu mevzuda ölçü bu, ölçüyü söylüyorum” demiyor, dikkat edin, “ölçü benim, benim dediğim” diyor. Sen kimsin? Hiç. Veya papağan. Bu konuda Nakşî büyüğü; “Bizim mizacımıza uygun değil” diyor. Bu mevzuda misâl çok, “Kökler”de anlattım, “Şiir ve Sanat Hikemiyat”ında, “Başbaşa”da… Herşeyden önce “ahenk” diye bir keyfiyet var; ses üstü… Fakat sesle “görünür” olan… Ve bunun doğrudan insana tesiri… Uzatmayalım; mevzuu nihayetinde gelir, “estetik idrâki”nde düğümlenir… Bu hususta da temel ölçü, biliyorsunuz defalarca anlattım; “Allah güzeldir ve güzeli sever… Ve doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur…” Doğru derken kasdımız anlaşılıyor herhâlde…

-Sizin sevdiğiniz, dinlediğiniz müzikler?..
-Müziğe çabuk girerim; kaliteli müziğe, yakalarım o duyguyu… Klâsikleri dinlerim… Bazı Azerî türkülerini severim, çok küçük bir nüansla, gayet masumâne bir duygu verişini… Azerî Türkçesi de hoşuma gider… Fuzulî Azerî Türkçesi ile yazmıştır biliyorsunuz. O, Rumeli türküleri; sıla kokar, gurbet kokar, hasret tüter böyle buram buram… Ve Anadolu türküleri, Urfa türküleri, yanık yanık… İspanyol müziği çok etkilidir… Keza caz… Geçen burada izledim -TRT Müzik ş.s.- bizim bazı türküleri, çok sazlı-enstrümanlı şeye -senfoni gibi- uyarlamışlar; harikaydı… Yapınca oluyor demek ki… Neyse; bütün bunlarda, “seçici olmak” dediğim husus; bu işin gerçek ehli olan zevk sahiblerinden bir kurulun, “bu dinlenir, bu dinlenmez” diye vereceği hükmü esas almak en doğru usûl…

CEVAD ÜLGER VESİLESİYLE… AHDE VEFA…”

-Mimar Cevad Ülger’in hayatınızda farklı bir yeri olduğu biliniyor?..
-Sadece mimar değil… Ressam, karikatürist, Musikîşinas… Komple sanatçı. Rahmetli Cevad Ülger… Çok orijinal bir insandı; nevi şahsına münhasır derler ya, öyle… Onun o kumaşını gösteren bir misâl; okula müfettişler geliyor -öğretmendi aynı zamanda- bu, şu bildiğimiz ceketin yakasını sökmüş, (Cübbe yakası gibi ceket) yani yakasız. İşte onun o kıyafet estetiği şu bu bir tarafa –“gereksiz bu yaka” diyor- Müfettişler, şaşkın bakışlarla soruyorlar hâliyle; “ne bu böyle?” hesabı. “Böyle daha yakışıklı olduğum için” diyor, bütün ciddiyetiyle. Gerçek. Öyle inanıyor. Karşısındakilerin öyle tuhaf, şaşkın bakışları filân, hiç…

-Yaş olarak?..
-Benden büyüktü. Nadirdir böyle insanlar. O’ndaki o (plastisite) bakışı, kumaşı öyle. Mimar ya… İdeolocya Örgüsü’nü okuyor böyle, o kendine has edası ve tavrıyla; “İşte şiir bu!” diyor, görüyor onu. Diğer şiirlerine filân da Üstad’ın; “Bu varken (İdeolocya Örgüsü) öbürleri niye ki” edasında böyle… Anlıyorum tabii ben O’ndaki o “Mimarî bakış”ı… Zevki ölçü olan adam… Takdiri, beğenisi, seçiciliği… Değişik vesilelerle anlatmışımdır; şahsiyetinden çizgiler şeklinde. O mehterin havasına bir kaptırışı vardı kendini; o heybet, kahramanca havası, tavrı, duruşu; adeta onu yaşıyor adam bütün ruhu ve bedeniyle böyle…

-Sesi de güzelmiş galiba, şiir okuması…
-Fuzulî’nin “Su Kasidesi”ni bir okuyuşu vardı böyle… Dua gibi… Muazzam denecek kadar güzel, davudî bir sesle… Siz de yaşardınız o ses üstü “ahenk” hakikatini, bütün ruhunuzla… Hiçbir teatral tavır takınmadan oradaki mânâyı hem kendi yaşar, hem de dinleyenlere yaşatırdı… Yine Fuzulî’den okuduğu bir murabba vardı; “Perîşan-halun oldum sormadun hâl-i perîşânum” diye… O’nu dinlerken ağlayan çok olmuştur; o heyecan ve ruhu yaşayan, o “zevki” duyan… Birgün evine vardım, kapıyı çaldım, az sonra açıldı kapı; böyle sarığı sarmış başına gayet güzel, cübbeyi giymiş, bir vezir-i azâm edasında, -ruha uygun şekil- o kadar olur; tamamlamış birbirini… Aynı edâ ve havayla sohbeti… Ve anlatırken gözünden süzülen yaşlar… Bugün bile gözümün önündedir hâlâ… O estetik zevki, o zerâfet… Onun için “Çağımızın Mimar Sinan’ı” demem, kuru bir yakıştırma değil; öyleydi, Oydu… Çok genç bir yaşta vefât etti. Ve yaşarken kıymeti bilinmeyen, değeri anlaşılmayanlardan olarak…

-Nabi Avcı’da mı O’nun talebesiydi?..
-Evet, Nabi de O’nun talebelerinden… Eskişehir’den…

-Bir de “Karikatürist” yanı var, “Demet”?..
-Milli Gazete’nin ilk çizerlerindendir O… Böyle yeri geldikçe, değişik vesileler etrafında anlattım; bütün olarak anlaşılması ve keşfedilmesi gereken komple bir sanatçıydı… O’nun şahsiyeti ve sanatının orijinal çizgilerini de gösteren biz olduk. “Ahde vefa”… Söyleyip geçiyorsun… Bazen onu bile yapmadan… Ahde vefa bu değil… Biz de rahmetli Cevad Ülger’e (Karamehmedler) ahde vefamızı, -insan ve toplum meseleleri içinde- hatırlamamız ve hatırlatmamız- göstermektir aynı zamanda… Şimdilerde “ahde vefâ”, çölde balık aramak gibi, yani yok! Kökleri, Allah’ın ruhları yarattığında, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorması ve “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” dedikleri, “elest bezmi”ne kadar uzanan, “Ahde vefâ”… Ezeldeki “ahdine sadık” kalan “insan”lar?...

BİLİNMEYEN BİR İLK…”

-Bir de sizin hiç bilinmeyen bazı, daha doğrusu yazmadığınız ve anlatmadığınız?...
-Evet… “Büyük Doğu devleti kurmak” (Başyücelik) suçlaması ve iddiasıyla, hakkında dava açılan ve yargılanan ilk kişi Türkiye’de benim… Daha o zamanlar, herkesin bu mevzulara çok çok yabancı olduğu dönemler…

-Sene kaçtı?..
-1975’ler… “Gölge” dönemleri...

-Mahkemeye, ifade vermeye filân gittiniz mi?..
-Tabii… Gittik, ifâde verdik. Dâvâ açıldı yani… Sonra n’oldu bilmiyorum… Daha sonraları, epey sonra, bunu bir vesile ile Üstadım öğrendiğinde böyle yüzünde memnun, mütebessim ve müftehir bir ifâdeyle karşılaması da, ayrıca benim için çok mânâlı… Bunun niye mânâlı olduğunu anlamak için de; o zamana kadar uğraştığı şu malûm, (düşük çocuk hükmündeki) sanatı da, edebiyatı da palavradan tipleri, O’na bildiğiniz “inkisarları” yaşatan ve bir türlü “adam olamayan” üfürükten Büyük Doğucuları filân bilmeniz gerekir…

-Sonucunu biliyor musunuz?..
-Yok, bilmiyorum. Takib etmedim… Ama bu mevzuda “ilk” benim…

HAYAT VE ÖLÜME DAİR BİR KAÇ ÇİZGİ…”

-“Söz, yüce birşeydir ve zamanında ve yerinde olmalıdır” demiştiniz…
-Velî kelamıdır bu… Sütün kaymağından. Anlatıyor, anlatıyor ve “Kelâma inanılan devirdi” diyor Üstadım… Kelâma inanılan devir; sözün kıymetinin, değerinin bilindiği… Şiirin, sanatın, kelâmın “tesiri olduğu”, insana ve topluma yön verdiği devir… Bir sözü duymak, öğrenmek için, mesafeler boyu yol giden, mesafelerce uzağa giden insanların yaşadığı devir… “İnsan”ın iman etmesi, Allah’a giden doğru yola girmesi için, basit bir soruya verilen, bir cümlecik basit bir cevabın yettiği devir… Bedevinin biri geliyor Allah Resûlü’ne, şeyi hatırıma gelmedi, basit bir şey soruyor, diyelim “süt faydalı mıdır?” gibi, “Evet faydalıdır” benzeri bir cevab…. “Allah’a yemin ederim ki sen Allah’ın Resûlüsün!” diyerek iman edip gidiyor… O “cevab” yetti ona!.. Şimdi?..

ALLAH’IN DOĞRUDAN KALBLERİNE…”

-Üstadın, bu devrin niteliği ile ilgili benzer bir…
-“Allah’ın doğrudan kalblerine verdiği hidâyetle” diyor Üstadım, bu devrin niteliği ile ilgili, bu devrin özelliği; Doğrudan, insanların kalblerine verdiği hidâyet nuruyla doğruyu buldukları, iman ettikleri… Yani, öyle araştırdın, buldun, ilimle, akılla, isbatla filân değil de, doğrudan kalbe verilen imanla… Zaten iman, böyle ölçüp biçip tartmayla, okka hesabı değil… ( Salaklığı kasdetmiyorum, anlaşılıyor değil mi?) İmam-ı Gâzâli hazretlerinin o kadar “ilim”den sonra, “akılla” o kadar gittikten sonra; “Anladım ki peygamberlik tavrı aklın ötesindedir, üstündedir, o nura –Peygamberlik- sarıldım ve kurtuldum” demesi… Oraya kadar. Varan varanı biliyor; hangi yollardan geçtiğini, ne çetin mesafeler aştığını ve “vardığı noktayı” biliyor; “aklın sınırlarına” ulaşıp, o sınırı nasıl zorladığını… Diyor ya; “Bana, Allah’a ulaşma yolunda “aklın iflâsını görmüş” ve bu iflâsın yangını içinde kavrulmuş biri lâzımdı. Nihâyet buldum; İmam-ı Gâzâli…” diye… Sonra da A. Arvasî hazretlerine soruyor biliyorsunuz; “İmam-ı Gâzâli’nin buhranı mı büyüktü benimki mi” diye ve aldığı cevab malûm… İmam-ı Gâzâli “müceddit”dir biliyorsunuz… Buradan mesele; “İslâm’a Muhatap Anlayış”ı yenileyen Üstadım’ın misyonuna kıvrılır; üç-dört yüzyılda bir gelen “müceddit” bahsine… Bunu da başlı başına bir mesele olarak konuşmak lâzım… (…..)

ANLAMAKTAN KORKMUYOR MUSUN?...”

-“Bilmek, anlamak…” Bu ve benzeri bazı kavramların klişe olarak ezbere kullanıldığını ifâde etmiştiniz, bir şeyi kuru kuru bilmekle, gerçek mânâsı ile “bilmek” arasındaki farka işaret ederek?...
-Üstadım, Mustafa Şekip’e diyor ki; “Anlamak”tan korkmuyor musun, anlamanın ateşiyle kavrulmaktan?.. Ölmekten?.. Aldığı cevab, bir takım yavan laflar… Bilmek ve anlamak?.. Şimdi, herkes öleceğini bilir, “Ölüm” deyince, orda bir köy var uzakta hesabı… Bir de, doktordan beş on güne kadar öleceğini öğrenen adamın hâlini düşün… Öyle bilmek başka “böyle bilmek” başka… Beş on güne kadar öleceğini öğrenen adam için; hayatın bütün o “mühimlikler, olmazsa olmazlar, iş, güç, koşturmaca, telâşeler” nasıl bir ânda anlamsızlaşır… İşte o “fânilik” hissi… Varoluş gayesine uygun yaşama şuuru filân, hep o durumlarda teşekkül eder, anlatabiliyor muyum?.. “Anlamaktan korkmuyor musun?” diyor… “Anlamak”, bilmek, böyle olunca… Öyle klişe gevelemekten, ezberden, kuru kuru taklitten, sen zaten kaçarsın, ardına bakmadan… Anlamaktan “anlamaya”, bilmekten “bilmeye” farkı görünce…

İNSAN İNSAN’A VASITA…”

-Konuşmak istemez bir hâliniz var sanki, yoruldunuz gibi?..
-Hayatta her şey başka bir şeye “vasıta”… “İnsan” da insana… Sadece bu hikmete saygı duysan yeter, anlayarak tabii… Ben sana, sen ona, o başkasına filân… “İyi, doğru, güzel” çizgisinde… O “hikmetin” tersi de doğru yoksa, malûm… İyide de, kötüde de… Mesele, neye vasıtalık ettiğini bilmek, şuurlaştırmak... (….)
Bir fizikçi, “İnsan dünya hakkında ne kadar çok şey bilirse, dünya o kadar anlamsız gelir” diyor, bir ressama niye resim yaptığı sorulunca, “Dünyada anlatılacak o kadar az şey var ki” diyor, bir şair, “Bütün dünyayı tek kelimeye sığdırmak gibi melun bir ihtiras sahibi varsa o benim” diyor… Ve İslâm büyüğü Velî; “Allah de ve sus!” diyor… Hepsinin farklı farklı yerlerden geldiği nokta aynı… Söylenecek fazla bir şey yok! Her idrâkin aldığı-alacağı kendi çapınca… Bunu şöyle de düşünebilir, anlayabilirsiniz; kâinat her insan için “yeni”dir… Hayat da!..

İŞLERİN EN DEĞERLİSİ VE…”

-Üstad’ın cemiyet kavgasına atılışını resmeden, bu ilk Büyük Doğu’ları çıkarmaya başladığı sırada yaşanan bir olayı anlatmıştınız?..
-Bir gün, Üstadım, Abdülhakim Arvasî hazretleri –veya O’nun yakınlarından biri ile- aralarında geçen bir hâdiseyi anlatıyor; işte o Büyük Doğu’yu çıkarmak için koşturduğu, çırpındığı günler; “Mecmua mecmua” diye… Efendi hazretleri veya yakınlarından biri; -tam hatırımda kalmadı- böyle lâtif bir tebessümle, İ. Rabbani hazretlerinin “Mektubât”ını gösterip, “Bizim mecmuamız bu” deyince, Üstadım; “Ne güzel, ne güzel!” diyor, “Elbette temel mecmuamız o! O, Kur’ân ve Hadis’ten sonra dinin en büyük eserini kaldırımlarda sergileyemeyeceğimize göre, biz asırların boynumuza yüklediği bir borç ve iş olarak, toplumsal kurtuluş yolunda, O’nun (Mektubât) kaldırımlarda sergilenebilecek ve cemiyet meydanında O’nun gölgesi olabilecek mecmuaya da can kurban… O’nun ayak tozuna yetişmeye çalışan bu iş; galiba işlerin en değerli ve pahalısı da bu!” diye, bu minvâlde bir cevab veriyor; Galiba işlerin en değerlisi ve pahalısı da bu! İşte bu tavırdan tüten “şahsiyet edâsı”na aşığız biz! Anlatabiliyor muyum; Şahsiyet bu!.. “İşlerin en değerlisi ve pahalısı”; Cemiyet meydanında O’nun gölgesi ve kaldırımlarda sergilenebilecek hâli…

-Az önce “insan” insana vasıta demiştiniz…
-İşte o, Üstadım gibi, bir neslin kurtuluşuna, bir milletin kurtuluşuna “vasıtalığa” kadar, hep o hikmet içinde, onlara kadar uzanır bu mevzuu; “İnsan” da vardır, “Allah”a, Allah’a ulaşmaya vasıta…

-“İşte bu saatler güneşin sulara veda saatleri… Sözleri suskunluğa emanet edip gidiyorum… Madem ki karanlıkla aydınlığı ayırdedebiliyorum ki hâli duyuyorum…
Öyleyse geliyorum…” Müjdelerin Müjdesi’nden o… Arka kapağından… Evet… Öyle başlayan yolculuğum… Tâ oradan bugünlere… Bugüne… Buraya… “Öyleyse geliyorum…” Hiç bitmez bu geliş… Hep geliyoruz, Elhamdülillah…

-Son olarak?..
-Son olarak… Allah imandan ayırmasın… Hakkımızda hayırlısını nasip etsin…

-(Amin…)

Şükrü Sak
Mayıs-Haziran 2014

Bolu F Tipi Cezaevi 

http://www.barandergisi.net/gundem/mutefekkir-salih-mirzabeyoglu-bir-milletin-varolus-harcini-yoguran-adam-h1227.html