8 Aralık 2007

İNTİFADA 20 YAŞINDA !



--

-----------------------------------------------------------------

"DOĞRU DÜŞÜNCE OLMADAN DOĞRU DÜŞÜNCE FAALİYETİ DE OLMAZ"
--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

ÇEÇEN-DER 'den Mültecilere Kurban Kampanyası

Mülteci kamplarında bulunan savaş mağduru ailelerin kurbanda yüzlerinin gülmesi için başlatılan kampanyada toplanan gelirle kamplarda kurban kesilerek mültecilere sunulacak

ÇEÇEN-DER 'den Mültecilere Kurban Kampanyası

Çeçen İçkerya Dayanışma Derneği (ÇEÇEN-DER) önümüzdeki Kurban bayramında Çeçen mültecilerin faydalanması amacıyla kurban kampanyası başlatıyor.

Mülteci kamplarında bulunan savaş mağduru ailelerin kurbanda yüzlerinin gülmesi için başlatılan kampanyada toplanan gelirle kamplarda kurban kesilerek mültecilere sunulacak. Kampanya için belirlenen kurban bedeli ise 200 YTL , Ayrıca dernek Mağdur ve mazlum Çeçen kardeşlerimiz için nakdi ve ayni yardımlarıda kabul ediyor . Kuru gıda, erzak ve giysi yardımlarınızın yanısıra yardımları derneğin banka hesap numaralarına yatırabilirsiniz.

Çeçen İçkerya Dayanışma Derneği başkanı Mustafa Kılıç konuyla alakalı şu açıklamayı yaptı.

'' Şu anda Çeçenistanda devam eden ve üstü örtülmeye çalışılan bir katliam sözkonusu 300 binin üzerinde sivil kaybı ve bir o kadar da mülteci var. Mülteciler başta Türkiye olmak üzere çeşitli komşu ülkelere dağılmış durumda , bizler sadece Türkiyedeki mülteciler için değil aynı zamanda Türkiye dışındaki mazlum ve mağdur Çeçenlerede bu yardımları Türk halkı adına ulaştıracağız. Şu an Türkiyede Ümraniye , Beykoz ve Fenerbahçe kamplarında bulunan yüzlerce Çeçen mağdur aile var onların sağlık ve iaşe ihtiyaçlarınıda bu yardımlar sayesinde karşılayacağız , umuyoruzki Türk halkı kafkasyadan gelip Türkiyeye kardeşlerine sığınmış olan yaralı Çeçen kardeşlerini unutmayacaktır.''

Çeçen İçkerya Dayanışma Derneği savaş mağduru yaralı ve mülteci durumunda olan Çeçen halkına yardım için geçtiğimiz aylarda kuruldu. Konyadan toplanan yardımların ilki de İstanbulda bulunan Çeçen mülteci kamplarına gönderildi. Dernek çalışmalarına devam ediyor, yardım faaliyetlerinin yanı sıra dernek bünyesinde bir basın yayın enformasyon birimide kuruluyor böylece bölgeden gelen haberlerin Türk basınına da servisi yapılacak. Ayrıca önümüzdeki sene başlarında da bir sağlık birimi oluşturulup yurt dışı ve içindeki mültecilere yönelik sağlık taraması faaliyetlerinede girişilecek. Derneğe bağışta bulunmak isteyenler aşağıda bulunan banka hesap numaralarından yardımlarını yatırabilirler , ayrıca kuru gıda ve giyecek yardımlarınıda iletişim adresleriyle ulaşarak derneğe yapabilirler.

Dernek irtibat numaraları:

0332 350 79 90

0506 242 05 43 (KONYA)

ÇEÇEN İÇKERYA DAYANIŞMA DERNEĞİ BANKA HESAP NUMARALARI

ZİRAAT BANKASI

YTL HESABI

0461 (şube kodu)
48843546/5001

DOLAR (USD) HESABI

0461 (şube kodu)
48843546/5003

EURO HESABI

0461 (şube kodu)
48843546/5004

İŞ BANKASI

TL HESABI: 4509 304400 736687 (Konya-Zafer)

DOLAR (USD: 4509 161815 (Konya-Zafer)

EURO : 4509 161829 ( Konya- Zafer)

AKBANK

TL HESABI: 221 68385 (Konya-Zafer)

DOLAR (USD): 221 68387 (Konya-Zafer)

EURO : 221 68386 (Konya-Zafer)


-- http://www.cecen.org/haber_detay.php?haber_id=246

-----------------------------------------------------------------

"DOĞRU DÜŞÜNCE OLMADAN DOĞRU DÜŞÜNCE FAALİYETİ DE OLMAZ"


--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

8 Aralık : Metin Tokdemir'i Rahmetle Anıyoruz...

O dem ki, perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrail'e hoşgeldin deyebilmekte hüner...


ÜSTAD N.F.K.




Ömrünü ulvi davamıza vakfeden,
Nizam-ı Alem ve İlay-i Kelimetullah mücadelesinin
yiğit insanı, değerli büyüğümüz
"METİN TOKDEMİR"'i
vefatının 12. yıldönümünde rahmetle anıyoruz.


BÜYÜK DOĞU (NİZAM-I İSLAM ) ÜLKÜCÜLERİ





--

-----------------------------------------------------------------

"DOĞRU DÜŞÜNCE OLMADAN DOĞRU DÜŞÜNCE FAALİYETİ DE OLMAZ"

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Hac

HAC

Hac kasdetme ve yonelme mânâlarina gelir. Ancak onu, mutlak kasd ve mucerret yonelis mânâlarina hamletmek de dogru degildir. Hac, hususî bir zaman diliminde, hususî bir kisim yerleri, yine bir kisim hususî usullerle ziyaret etmeye denir ki; senenin belli gunlerinde, hac niyetiyle ihrama girip, Arafat'ta vakfede bulunmak ve Kâbe'yi tavaf etmekten ibaret sayilmistir. Ihram haccin sarti, vakfe ve tavaf ise onun rukunleridir. Her sene, dunyanin dort bir yanindan yuzbinlerce insan, "Beytullah"a teveccuh edip, mubarek bir zaman dilimi icinde, Sahib-i Seriat tarafindan belirlenmis bazi mekânlari.. hususî bir kisim usullerle ziyaret eder.. vazifelerini yerine getirir ve gunahlarindan arinirlar ki boyle bir vazife, "Ona varmaya gucu yeten kimsenin Kâbe'yi tavaf etmesi, Allah'in insanlar uzerindeki hakkidir" fermaniyla, Islâm'in bes esasindan biri olarak gucu yeten herkese farz kilinmistir. Hac, muslumanlar arasinda ictimâî birligi tesis ve tecelli ettiren oyle buyuk ve oyle sumullu bir Islâm siâridir ki, onun enginlik ve vus'atini, kure-i arz uzerinde bir baska mekân ve bir baska cemaatte bulup gostermek mumkun degildir. Kâbe, o derin mânâ ve kudsiyetiyle, tâ Hz. Âdem ve onun yaratilisindan onceki zamanlara gidip dayanan.. ve daha sonra Hz. Ibrahim'le bilmem kacinci kez ortaya cikarilip imar edilen, millet-i Ibrahimiye ile irtibatli, Hakikat-i Ahmediye'nin "amâ"nin bagrinda esi, Nûr-u Muhammedî aleyhisselâmin dolyatagi ve butun semâvî dinlerin kiblegâhi essiz oyle bir tevhid ocagidir ki, bu hususiyetleriyle ona denk, Allah evi denebilecek ikinci bir bina yoktur. Her yil, yuzbinlerce insan, Allah'a karsi kulluk sorumluluklarini yerine getirmek icin, Hakk'a en yakin olacaklari bir zaman diliminde, bir zirve mekânda, edâ edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularini, dusuncelerini soluklar.. ahd u peymanlarini yeniler.. gunahlarindan arinir.. birbirlerine karsi sorumluluklarini hatirlar ve hatirlatir.. ictimâî, iktisâdî, idârî ve siyâsî islerini, her yaniyla Hakk'a kullugu cagristiran bir ibadet zemininde, kalblerin rikkati, duygularin enginligi ve Islâm suurunun med vaktinde, bir kere daha gozden gecirip pekistirir; sonra da yepyeni bir guc, yepyeni bir azim, yepyeni bir sevkle ulkelerine donerler. Hepimiz hacca, biraz da, ruh ve duygularimizin kirlenmis olmasi mulâhazasiyla gider ve o gune kadar tanimadigimiz farkli bir kapidan, ayri bir mânâ âlemine aciliyor gibi yola revân olur ve gececegimiz yollara siralanmis seâiri bir bir gorur, duyar, enginliklerine iner.. ve ulu daglarin mehâbeti icinde gozumuzu, gonlumuzu dolduran bunca Islâm alâmeti karsisinda, daha yolda iken Kâbe ve haccetme ruhunun perde perde sicak ve derin esintilerini duymaya baslariz. Sonra da, gidip tâ en son noktaya ulasincaya kadar, otobus kanepelerinde, tren kompartimanlarinda, gemi kamaralarinda, ucak koltuklarinda, otel odalarinda, misafir salonlarinda, hatta carsi ve pazarda hep o simsicak meltemlerin tesirini hissederiz. Bu vasitalara, bu yollara ne kadar alismis ve ne kadar kaniksamis olursak olalim; vasitasina gore, saatler, gunler ve haftalar suren bu mavi, bu rûhânî, bu âhenkli, bu vâridatli yolculuktan bir kurbet, bir vuslat, bir guzellik, bir siir hatta bir romantizm banyosu ala ala, ruhlarimiza, asil kaynagindan gelen gucu kazandirmis, gonullerimizi itmi'nân arzusuyla sahlandirmis ve husûsî bir âlemin namzedi olmus gibi kendimizi, butun bu buyulu guzelliklere ulastiracak sirli bir kapinin onunde saniriz. Bu kudsî yolculuk ve yol mulâhazasi, her zaman his dunyamiza oyle esbab ustu bir duyus ve bir sezis kabiliyeti bahseder ki; bazen nes'eyle tuten, bazen murâkabe ve muhâsebe duygusuyla buruklasan bir ruh hâletiyle, âdeta kendimizi âhiretin koridorlarinda yuruyormuscasina hep tedbirli ve temkinli hissederiz. Kâbe; bakis zâviyesini iyi belirlemis olanlara gore, boynu otelere uzanmis, bir bize, bir de sonsuzluga bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen icin icin bir hâli oldugu hissini uyarir. Binlerce ve binlerce senenin tecrube, vakar ve ciddiyetini tasiyan ve daha cok da bir insan yuzune benzetecegimiz onun dis cephesini gorunce, edâsi ve endâmiyla bize bir seyler anlatmak istedigini, harîmini acip bize: "Gel ey asIk ki, mahremsinBura mahrem makamidirSeni ehl-i vefâ gordum"dedigini duyar gibi oluruz. Kâbe; konumu itibariyla, evimizin en mûtenâ kosesinde, en hâkim bir sedir uzerinde oturup evlatlarinin, torunlarinin nes'elerini paylasan, elemlerini ruhunda yasayan bir anne gorunumundedir. Bulundugu yerden cevresini temâsâ eder; yer yer acilarla burkulur, zaman zaman da insirahla cevresine tebessumler yagdirir. Insan, beldelerin anasina yaslanmis bu binalarin anasi cevresinde donmeye baslayinca sefkatle kucaklandigini, sevgiyle koklandigini duyar gibi olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden simsIki tutmus kosan bir cocuk gibi hafif, guvenli ve sevkli hisseder. Evet insan, o binler ve yuzbinler icinde, uhrevî dusuncelerle cosmus onun etrafinda pervaz ederken, âdeta Allah'a dogru yuruyormuscasina sevk u tarâbla cosar ve kendinden gecer. Vucutlarinin yarisindan cogu acik, urbalari omuzlarinda "remel" yapip ziplayarak yururken, her zaman telasli, endiseli, fakat bir o kadar da umitli ve celik- cavak bir yol alisin heyecanini yasarlar. Dunya hesabina bu salinmislik, bu rahatlik ve romantizm, mubarek evin cevresindekilere tarifi imkânsiz buyulu bir derinlik, bir hayal ve bir melâl asilar. Insan, o uhrevî kalabaligin ukbâ buudlu goruntusu karsisinda, daha tavafa girmeden o ilâhî harîmin munzevî sukût ve siirini duyar gibi olur. Her zaman kendini Kâbe'nin cevresinde bu donme buyusune kaptiran derin ruhlar, donerken kimbilir ne mahrem kapilarin onunden gecer.. ne bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar otelere.! Oyle ki, bu eski fakat eskimemis binanin cevresinde her an yepyeni duygularla cosup donerken, tahayyullerimizde acilan menfezlerden gonullerimize akan vâridâta, sînelerimizde cakan isIklara ve ruhlarimizi ucuran sirra sasariz. Her adim atisimizda, sirli bir kapi acilacakmis da bizi iceriye cagiracaklarmis gibi bir hisle hareket eder, keyfiyetini bilemedigimiz bir zevke dogru kaydigimizi sanir ve kalbimizin heyecanla attigini hissederiz. O esnâda bulundugumuz yerden, Kâbe'nin gonullerimize sinmis olanca buyuklugunun, derinliginin, buyusunun canlanip kopurdugunu tepeden tirnaga her yanimizda duyar ve urpeririz. Bu mulâhazalari bazen bir kisim gercek sebeplere dayandirarak izah etmek mumkun olsa da, cok defa kriterlerimizi, takdirlerimizi asan vâridat ve sunûhat karsisinda sessiz kaliriz. Zira Kâbe ve cevresi, maddî sartlari ve dis aksesuari itibariyla bir seyler ifade etse de, muhtevasi kapali, mânâlari bugulu, uslubu da uhrevî oldugundan herkes onun anlattiklarini anlamayabilir. Oysa ki, avam-havâs, cahil-âlim, genc-yetiskin herkesin mutlaka ondan anladigi ama cok defa ifade edemedigi bir suru sey vardir. Kâbe, hepimizde urperti hâsil eden mehip dag ve tepeler arasinda daha cok filizlenmis bir nilufere benzemesinin yaninda, icinde varligin esrarini tasiyan bir sir fanusu, Sidretu'l-Muntehâ'nin izdusumu veya goklerotesi âlemlerin usâresinden meydana gelmis bir kristâl gibidir. Insan o sir fanusunun cevresinde suuruyla dondugu surece, akip disariya sizan dunya kadar gizli seyler hissettigi gibi, zaman zaman da, Sidretu'l-Muntehâ'ya kilitli bu prizmadan goklerotesi âlemleri de temâsâ eder. Evet, hemen herkes, onun harîmine siginir-siginmaz, zaten ruhunda mevcut olan his ve dusunce enginliginde daha bir derinleserek Kâbe'yi, kendi varligini ve Cenâb-i Hakk'in matmah-i nazari bu iki unsurun birbirleriyle munasebetlerini dusune dusune, icine acilan bir kisim sirli kapilardan gecerek, o gune kadar tanimadigi en mahrem dunyalara acilir. Elbette ki bu duyus ve bu sezis, bu mânâ ve bu ruh ancak, saglam bir iman, mukemmel bir Islâmî hayat ve tastamam bir ihlâs ve yakîn birlesiminden hâsil olacaktir. Yoksa, mucerret kaliplarin hissesi, kaliplarin cercevesine bagli kalacaktir. Kâbe'deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde oradaki hemen her sey, diger zamanlarda oldugunun ustunde, hac duygusuyla renklenince, bir baska ihtisam, bir baska mehâbetle tullenir.. tullenir de insan onun buyusune kapilarak, âdeta isIktan bir helezonla vuslata tirmaniyor gibi done done yukselir ve ozundeki bir cazibeyle gider Mâbudu'na ulasir. Bu noktaya ulasan ruhun edâ ettigi tavaf namazi, ayni sukur secdesi; ictigi zemzem de cennet kevseri veya vuslat sarabi olur. Kâbe'nin cevresindeki tavafi, tasavvufî ifadesiyle, daha cok, mubarek bir duygu, bir dusunce etrafinda ve kendi icimizde derinlesme hedefli bir seyahatin ifadesi sayilan "seyr fillâh"a benzetecek olursak, sa'y mahallindeki gelipgitmeleri, halktan Hakk'a, Hak'tan da halka urûc ve nuzûlun unvani olan "seyr ilâllah", "seyr minallah" mânâlariyla yorumlamak muvafik olur zannederim. Evet, Safâ-Merve arasindaki gelip-gitmelerde iste boyle bir mulâhaza ve bu mulâhazadan kaynaklanan bir derin his ve arzu tûfâni yasanir. Insan mes'âda (sa'y mahalli) hep bir kosup aramanin, bir medet dileme ve imdat etmenin kulturunu, siirini, mûsIkîsini, vuslat ve "dâussila"sini yasar. Orada onemli bir seyin pesine dusulmus gibi, takipler araliksiz devam eder. Aranan sey zuhur edecegi âna kadar da gelip-gitmeler surer durur. O yolda rastlanilan her iz ve emâre insanin heyecanini bir kat daha artirir.. ve sîneler: "Bak su gedânin hâlineBend olmus zulfun telineParmagi askin balinaBandikca bandim bir su ver."Gedâî der ve Kâbe'nin cevresinde oldugu gibi hem kosar hem de icine matkaplar salarak, Beytullah'in cevresindeki enfusî derinlesmeye mukabil, burada, bir hatt-i mustakîm uzerinde gelip-gitmeli, peygamberâne his ve duygularla, baskalari icin yasama, baskalari icin gulme ve aglama, hatta baskalari ugrunda olme cehdiyle gerilir.. telasli fakat hesapli, endiseli ama umitli; semânin altin isIklari altinda, hac mevsiminin mavimtrak saatleri icinde; yeni bir vuslatin heyecani ve henuz aradigini tam bulamamis olmanin tahassuruyle gelir-gider, kosar-âheste yurur, tepeye tirmanir, oradan asagi iner ve yolda olmanin butun kararsizliklariyla cirpinir durur. Bazen, mes'âda kosan insanlarin, daha cok bir nehrin akisina benzeyen cagiltilarina karisarak, karisip bir koro sivesiyle hislerini dile getirerek.. bazen de hicbir sey ve hicbir kimse gormuyor olma ruh hâletiyle, tek basina sa'y ediyormuscasina, gozunde Hz. Hacer'in silûeti, elinde gonul kâsesi ve dilinde: Iste peykânin gonul hecrinde, sevkim sâkin et,Susuzum bir kez bu sahrada benim'cun âre su!…………….Bîm-i dûzah nar-i gam salmis dil-i sûzânima.Var umidim ebr-i ihsanin sepe ol nâre suFuzûlî sozleri, goklerden gelip alevlerini sondurecek bir rahmet bekler.. ve ruhunu yakan kendi atesiyle beraber, intizarin bitmeyen hasretiyle de kavrulur durur. Bazen mes'âda, otelerden kopup gelen bir meltemin serinligi duyulsa da, genelde orada hep sevk buudlu bir huzun, umit ve recâ televvunlu bir ask izdirabi yasanir. Mes'âda cok defa hakikatler hayale karisir ve cevredeki insanlar bazen sukûtun derinligiyle, bazen de ciglik ciglik hickirislariyla, kâh mîzâna surukleniyor gibi, kâh kevsere kosuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alir.. ve gelis-gidislerine, inis-cikislarina devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlidirlar ki, mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa, hic var olmamislar gibi iz birakmadan eriyip giderler. Gunler bayrama dogru kaydikca, metâf, zemzem ve mes'â gizli bir gurbet ve hasret duygusuyla lacivertlesir.. Kâbe, bize araladigi pencerelerin panjurlarini yavas yavas indirir.. ve her hâdise ile fâniligini anlayan insan, buradan gocme zamani geldiginde ayrilmasi icap ettigi gibi, bir gun mutlaka dunyadan da ayrilacagini dusunur ve kendi icine, kendi hususî dunyasina cekilerek âdeta bir rûhî inzivaya burunur. Ama henuz her sey bitmemistir; Hakk'a yuruyen bu insanlari bekleyen hâlâ upuzun bir yolculuk var. Inanilmaz Ocak / Subat / Mart - 2007 / 75 YENi UMiT 5 tilsimi ve basdonduren fusûnuyla guzergâhi kesmis duran "Mina" onlari bekliyor.. gok kapilarinin gicirtilarinin duyuldugu "Arafat" onlari gozluyor.. "Muzdelife", onlara mini bir seb-i arus yasatmadan saliverecege benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayip akl-i meâslarini tasa tutacaklari yerler gelecek ve Allah'a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dunyalarinda beraatlerinin bayramini yasayacak; sonra da, Kâbe'de, kâbe-i kalblerine yonelerek, Hak'tan yine Hakk'a urûc ve nuzûllerini noktalayarak "fenâ fillâh" ve "beka billâh" tedâîlerinin ilhamlariyla tâlihlerine tebessumler yagdiracaklar. Postunu fedâkârlik iklimine sermis bulunan Mina, o buyuleyen pariltilariyla, siirini tâ Muzdelife'nin tepelerine duyurur.. onun icine girmek ister.. hatta onu da asarak otelerdeki Arafat'i selamlar.. selamlar ve yirmidort saatlik misafirlerine referans verir.. ve bu bir gunluk konuklarini Arafat'a emanet eder. Bence Mina, fedâkârlikla sefkatin, emre itaatteki inceligi kavramakla muhabbetin tullendigi, arzda semâvî bir kusak ve simsicak bir kucaktir. Mina, âdeta bir teslimiyet kovani ve bir hasbîlik yuvasi gibidir. Eski hâli itibariyla tamamen, simdiki durumu itibariyla de kismen, hemen herkesin, evsiz- barksiz, yurtsuz-yuvasiz birkac gunlugune ikamet ettigi Mina, oyle sirli bir yerdir ki, ukbâya butun butun kapali olmayan her gonul, o daglar ve vadiler arasindaki âramgâhta neler hisseder neler..! Bizler Mina'yi, her yaniyla, ruhumuzla oyle kaynasmis ve butunlesmis buluruz ki; onun âdeta kalbimizde attigini, damarlarimizda aktigini ve âsâbimizda yasadigini duyar gibi oluruz. Oyle ki, oraya daha adim atar-atmaz, onun ruhumuzla kucaklastigini, -Allah Resûlu'ne ilk kucak acilan yer olmasi itibariyla da uzerinde durulabilir- bize otelere acilan yollari isaret ettigini ve bizi tamamladigini, hatta gelip duygu dunyamiza karistigini hisseder ve bir olcude hepimiz Minalasiriz. Biz Mina'da hazirliklarimizi yapip ruhumuzun kanatlandirilmasiyla ugrasirken, "Arafat" bir bastan bir basa gelin odalari gibi suslenir ve bagrini, gelip konacak, gerilip otelere acilacak misafirleri icin tipki bir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazirlar, acar.. ve ona bir dâussila tutkusuyla kosan Hak konuklarini beklemeye koyulur.. yeni bir imkân, yeni bir devran mulâhazasiyla coskun Hak konuklarini. Arafat'in oyle bir nûrânîligi ve orada yasanan zamanin oyle bir derinligi vardir ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarligina ermis bir ruh, gayri hicbir zaman butun butun mahvolmaz ve kat'iyen dunyevîler gibi olmez. Omrunun birkac saatini Arafat'ta gecirmis olanlar, butun bir omur boyu guller gibi acar durur ve asla solmazlar. Onun sefkatli, askli, siirli dakikalari, hep bir sabah gunesi gibi gonul gozlerimizde isildar durur.. ve her yaninda acik-kapali askla bilenmis, bulbul gibi sakiyan, sakiyip kalblerinin en mahrem noktalarinda peteklesmis bulunan imanlarini, irfanlarini, muhabbetlerini ve cezb u incizaplarini haykiran insanlarin cigliklari kulaklarimizda tin tin oter ve otelere mustak gonullerimizi costurur. Hem oyle bir costurur ki, bizi, en inanilmaz, en erisilmez lezzetlere ceker.. en olgun, en doyurucu vâridatla hislerimizi sahlandirir.. ve gormusgecirmis varliklarin istignâlarina benzer sekilde gozlerimize bir buyu calar ve bizleri ozlerimizin icindeki zenginliklerde dolastirir. Arafat'ta, sabahlar da gurûblar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en yuksek sâirlerin bile terennum edemeyecegi nuktelerini kalblerimize bosaltir ve bize varligimizin gayeleri adina neler ve neler fisildarlar. Bence, ruhun uhrevîlesip incelmesi icin insan hic olmazsa omrunde bir kere Arafatlasmali, Arafat'i yasamali ve Arafat'in tulû ve gurûbunu oksijen gibi cigerlerine cekmelidir. Arafat'ta insan, duanin, yakarisin, ic cekis ve ic dokusun en urperticilerine sâhit olur. Hele ikindi sonrasina dogru, biraz da buruksu veda havasiyla eda edilen dualar, daha bir derinlikle tullenir, sesler, soluklar, goklerotesi meleklerin cigliklarini hatirlatan bir enginlik ve duruluga ulasir. Insan, Arafat duzlugunde yukselen âh u efgâni duydukca, seslerdeki uhrevîlik, ebedî saadet umidinin hâsil ettigi rikkat, sefkat ve recâsiyla genclestigini, ebedîlestigini, buyuk bir acilisa gectigini ve genisledigini sanir. Hele, gunes gurûba kapanip da, kararan ufuklarin her yana bugu bugu veda duygulari saldigi dakikalarda umitlerin cisimlesip icimize aktigini, suurlarimizin Arafat vâridâtiyla aydinlandigini ve tipki ruya âlemlerinde oldugu gibi, kaliplarimizdan siyrilip, bir kisim mânevî anlasilmazliklara acildigimizi.. Arafat gibi ciglik cigliga inledigimizi.. batan gunesle beraber eriyip gittigimizi.. kulaklarimiza carpan âh u efgan gibi birer feryat hâline geldigimizi.. kuslar gibi hafifleyip bir tur kanatlandigimizi.. ve mâhiyet degistirip birer mânevî varliga inkilâp ettigimizi sanir ve hayretler icinde, oldugumuz yerde kalakaliriz. Arafat, insanlarin butun bir gun, melek mevkibleri arasinda dolasip durdugu, otururken-kalkarken surekli semâvîlik solukladigi, Hak rahmetinin sagnak sagnak gonullerimize bosaldigi ve hâdiselerin hep umit televvunlu cereyan ettigi bir rahmet yamaci ve hesap endiseli bir Arasat meydanidir. Dunyaya ait her seyden siyrilmis ve soyunmus insanlar, hesap, terazi, mîzân endisesi ve rahmet umidiyle hep hayaletler gibi dolasirlar onun duzluklerinde. Affolacaklarini umar, kurtulusa ereceklerinin hulyalarini yasar ve bu bir tek gunu, senelerin vâridâtini elde edebilecek sekilde degerlendirirler.. degerlendirirler ama, yine de bir baska yerde dua edip yakarisa gecmeleri lâzim geldigini de sokup kafalarindan atamazlar. Atmalarina gerek de yok, zira birkac adim otede bagrini acmis Muzdelife onlari bekliyor. Vicdanlarimizdan Muzdelife'nin bizi bekledigi mesajini alir almaz, icinde bulundugumuz isIklardan ve umitle bize tebessum eden Arafat'tan ayrilir, rukûa nisbetle secde seviyesinde Allah'a yakin olmanin unvani sayilan Muzdelife'ye yururuz.. sonsuza, mekânsizliga, ebediyete ve Allah'a yurudugumuz gibi Muzdelife'ye yururuz. Tamamlanmaya yuz tutmus mehtâbin, dag-dere, vadi-yamac her yani aydinlatan isIklarla cilvelestigi bir mubarek mekânda ve goklerin yere indigi, arzin semâvîlestigi duygulari icinde, kendimizi, orada, Hakk'a ulastiran ayri bir rihtim, ayri bir liman ve ayri bir rampada buluruz. Kâbe'den beri degismeyen hâlleriyle, goklerin piril piril cehresinin, hacilarin simalarindaki akislerini, Allah'a yonelmis yalvaran bu sâdik bendelerin seslerini bedenlerimizde, ruhlarimizda, gozlerimizde ve gonullerimizde duyarak otelerde dolasiyor gibi otelesir, meleklerle ve melekûtla hemhâl olur uhrevîlesir ve kendimizi butun butun rahmetin enginliklerine salariz. Ibn Abbas, Insanligin Iftihar Tablosu'nun, Arafat'ta ummeti adina sarih olarak elde edemedigi onemli bir recete ve beraati Muzdelife'de elde ettigini soyler. Gonlum bu tespitin yuzde yuz dogru olmasini ne kadar arzu ederdi..! Eger Hz. Ibn Abbas'in dedigi gibi ise, baslarin secdeye varmisligi olcusunde insanlari Allah'a yaklastiran Muzdelife, bir baska feryâd u figan, bir baska âh u zâr ister... Muzdelife'nin hemen her yaninda, lambalardan akseden isIklarla, hacilarin parildayan yuzleri, bugulu bakislari ve heyecanla carpan sîneleri, sadece gecesiyle tanidigimiz o mubarek sahaya, buyuleyen ayri bir guzellik katar. Hele gece ilerleyince her yani daha derin bir esrar burur. Bir kisim kimseler ertesi gunku zor vazifeleri icin dinlenirken, sabaha kadar elpence divan duran insanlar da vardir. Sesini sînesine cekip duygulariyla tipki bir mizrap gibi gonlunden gonul ehline nagmeler dinleten bu engin ruhlar kim bilir neler dusunur, neler soyler ve iclerinden neler gecirirler..! Kalb sesleri her zaman kendilerini asan bir seviyede cereyan eder ve meleklerin soluklariyla atbasidir. Kalbini dinleyen ve kalbiyle konusan bu zamanustu insanlar, simdi seslendirdikleri bu gonul bestelerinin yaninda, daha once, ondan da once, duygu mizrabiyla gonul telleri uzerinde duyurup duymaya calistiklari ne kadar nagme varsa, hepsini bir koro gibi birden duyar, birden dinler ve gecmislerini bu gunle beraber bir zevk zemzemesi hâlinde yudumlarlar. Ufuklarda safak emâreleri tullenmeye baslayinca, bir gun once Arafat'ta yasanan ses-soluk, his-heyecan katlanarak butunuyle Muzdelife'ye akar.. akar ve tan yeri bir suru his, bir suru iniltiye karisarak agarir. Namaz disi Hakk'a yonelisler, namaz ici teveccuhler.. ve namazin icine akip kunutlasan dualar her biri Hakk'a yakinligin ayri bir buudu olarak keyfiyetler ustu bir derinlikte edâ edilirler. Bazen dort bir yanimizi saran ve butun duygularimizi oksayan bir ipek urba gibi.. bazen umitlerimize fer ve acilarimiza tesellibahs olan semâvî eller gibi.. bazen ocaklar gibi yanan sînelerimize su serpen birer tulumba gibi.. bazen ruhlarimiza en yuce hakikati duyurup gonullerimize urpertiler salan ezanlar gibi.. bazen yikilmis, dagilmis eski dunyamizin parcalarini biraraya getirerek, ozumuzden, ebediyetimizden, dunyamizdan, ukbâmizdan oyle mânâlar duyururlar ki, kendimizi yeniden kesfediyor, ozumuzu daha yakindan taniyor, dunyaya farkli bir zâviyeden uyaniyor, ukbâyi da ayri bir yakinlik, ayri bir netlik icinde goruyor gibi oluruz. Bu yalvaris ve yakarislar, gunes isinlari yeni bir gunun mujdesiyle ufukta belirecegi âna kadar da devam eder. Gunes dogarken de, âdeta o âna kadar secdede olan baslar, bir baska yakinliga ulasmak icin yeniden "sedd-i rihâl" eder ve yollara koyulurlar. Simdi, onumuzde daha once de ugrayip ve vadi vadi selâm durup gectigimiz Mina var. Safvete ermis kalblerin, duz mantiga zimam vurup onu ruhun eline teslim edecekleri Mina.. teslimiyete ermis gonullerin inkiyadlarini ortaya koyacaklari Mina.. Hz. Âdem'den Hz. Ibrahim'e, ondan da insan nev'inin Seref Yildizi'na kadar binlerin, yuzbinlerin akil ve mantiklarini gemleyip muhâkemelerini kalble irtibatlandirdiklari Mina.. nihayet butun bunlardan sonra, seytani taslarken nefislerimizin de paylarini aldiklari, ayrica ibadetin esasi sayilan taabbudîligin ma'serî vicdan tarafindan temsil edildigi Mina... Ve seytan taslamanin yaninda daha neler neler yapilir orada.. kurban, tiras, hac esvâbindan soyunma.. ve yol boyu derinlestirilen konsantrasyondan sonra tam bir metafizik gerilimle eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaci… Hac yolcusu, evinden ayrildigi andan itibaren, yol boyu, nefis ve enâniyeti hesabina iplik iplik cozulur; kalbî ve rûhî hayati adina da bir dantela gibi ibrisim ibrisim orulur. Evet, insan bu isIktan yolculugunda en eski fakat eskimeyen, en ezelî ama taptaze gerceklerle tanisir ve hâllesir.. ve hicbir zaman unutamayacagi edalara ulasir. Hele yapilan isin suurunda olanlar icin bu arzî fakat semâvî yolculuk, ihtiva ettigi vâridât ve hâtiralarla daha bir derinlesir ve ebediyet gamzetmeye baslar.. baslar ve guya semânin renkleri, hacilarin sesleri gelir, hulyalarimiza dolar, ruhlarimizi sarar ve omur boyu gonul gozlerimizde tullenir durur. Dunyada, Kâbe ve cevresi kadar, biraz huzunlu de olsa, ama mutlaka fusunlu daha câzip bir baska yer gostermek mumkun degildir. Insan, onun harîminde her zaman efsânevî bir guzellige sâhit olur ve her seyi en olgun, en tatli bir meyve gibi koparir ve yer. Oralara yuz surme tâli'liligini paylasan ruhlar, ebediyen baska bir ibadet mahalli arama vehminden kurtulurlar.. ve oralarin oteler buudlu cazibesini omurlerinin gurûbuna kadar da asla unutmazlar.

(Sizinti Dergisinin Haziran 1994 Tarihli 185. Sayisindan Alinmistir.) http://www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=75&konu_id=698&yumit=bolum2 Yeni Umit Dergisi Sayı : 75 Ocak-Subat-Mart 2007
--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~


Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

'Hac' aşksız gidilen ve öylesine eli boş dönülen bir yer değildir

'Hac' asksiz gidilen ve oylesine eli bos donulen bir yer degildir

Hac hic suphesiz bir davet. Ve bu davet herkese nasip olmuyor. Oradan izin cikacak,vize verilecek "Gel seni bekliyoruz" denilecek ki gitmek nasip olsun. Din oraya gideceklerde belli sartlar belirlemistir ki bu sartlar kendilerine "gel" denilenler icin gecerli degildir. Oyle olsaydi butun zenginler giderdi ama bakiyorsunuz oyle olmuyor. Bir bakiyorsunuz ki yuregine ask konulan, oradan davet alan dostlara bir bir kapilar ardina kadar aciliyor. Yani nasip isi bir bakima. Biz de ya nasip diyerek Allah dostlarinin bazi hac hatiralarini sizlerle paylasmak istedik. (*) EFENDIMIZ'IN BEYTULLAH'I GORUNCE YAPTIGI DUA
Binlerce ashabiyla gunlerdir hac yolculugu yapan Allah Resulu sabah saatlerinde gusul abdesti aldi. Ardindan devesi Kusva'ya binerek mubarek sehir Mekke'ye girdi. Kabe'nin Beni Seybe kapisina kadar ilerledi. Beytullah'i gorunce mubarek ellerini kaldirarak soyle dua etti:
"Ey Allah'im! Bu Beyti'nin serefini, yuceligini, heybetini artir. Ona, hac ve umre ile tazimde bulunanlarin da sereflerini, heybetlerini, sayginliklarini ve iyiliklerini artir." Iste Sultanlar Sultani olan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in yaptigi bu dua sebebiyle butun muminlerin yuregine dusen ask, onlari o mubarek beldelere goturdukten sonra onlarin yeni bir rutbe, yeni bir ask, yeni bir seref, yeni bir heybetle aramiza donmelerine sebep oluyor. KABE GONLUN SIKINTISINI GIDERIYOR Gonlune darlik sirayet eden adamin biri bu derdine care bulmak icin Ebu Yakup Ishak'a giderek, "Gonlumde bir kasvet, katilik vardi. Bir zata danistim, oruc tutmami soyledi. Bunu yaptim ama gecmedi. Bir baskasina sordum, sefere cikmami onerdi ama bu durumum seferde de yok olmadi." dedi. Ebu Yakub, "Senin takip etmen gereken yol sudur: Insanlar uyuduklari zaman Kabe'ye var, yalvar, yakar ve Hakk'a soyle munacaatta bulun: Ilahi! Isimde hayrete dustum, elimden tut!.." Adam bu sekilde yapinca katiligi yok oldu.

HAC YAPAN IDARECILERE OGUT Harun Resid tavaf ederken Abdullah Amri adinda bir Allah dostu onu gordu ve 'Harun, Harun' diyerek ismiyle onu cagirdi. Donup bakan Harun Resid onu gorunce cok sevindi, ne zamandi tavsiyelerini almamisti. Hemen yanina gelip: Efendim buyurun, dedi. Abdullah: "Bu mevsim acaba hacca kac kisi geldi dersin?" diye sordu. Sayisini Allah bilir, dedi. Abdullah: "Oglum, sakin unutma, burada haccedenler, dunyada sadece kendi yapip ettiklerinden sorumludur. Oysa sen, onlarin tumu icin Rabb'ine hesap vereceksin. O gun gelip catinca ne yapacaksin?" Harun Resid gozyaslarini tutamadi. Kabe'ye donup secdeye kapanarak Allah'tan af ve magfiret diledi. Hacda yapilacak tek sey: "Harem'den eve, evden Harem'e ibadet icin gidip gelmek" Musa Topbas Efendi'ye sordular: Efendim Sami Efendi ile beraber yaptiginizi haclarinizdan neler hatirliyorsunuz? Soyle cevap verdi: Muhterem ustadimizin her seyi olculuydu. Butun gayreti ibadete devamdi. Bes vakit Harem'e devam ederlerdi. Luzumsuz yere saga sola gitmezdi. Ekseriyetle rehberler hacilari aliyorlar, bu buranin evi, su mahalle soyle diye gezdiriyorlar. Hic Beytullah'ta ya da Ravzay-i Mutahhara'da ibadet etmenin yerini tutar mi o? Halbuki ustadimiz bize nefes aldirmazdi. Harem'den eve, evden Harem'e. Hazret-i Ibrahim (aleyhisselâm) menkibelerini Hacda cok okurlardi. Donecegi siralar carsiya cikmasi da yarim saat surmezdi. Tesbih, kina v.s. Yarim saatte alacagi verecegi her sey biterdi. CUNEYD-I BAGDADI SOYLE ANLATIR: Soguk bir gunde kuslara yem veren bir atesperestin yanindan geciyordum. Ona dedim ki: Iman olmayinca bu yaptiginin faydasini goremezsin. Allah bu yaptigin iyiligi, ancak iman ile kabul eder. - Belki kabul etmez amma, bu yaptigimi gormez, bilmez mi? - Elbette gorur ve bilir - Oyleyse bu da bana yeter. Aradan yillar gecti. Bir hac mevsimi, tavaf sirasinda bir zatin: "Ey bu kainatin sahibi! Ey bu Beyt'in Rabbi! Her seyi goren, isiten bilen sensin, diye gozlerinden yaslar dokerek, Beytullah'i ask ve vecd icinde tavaf ettigini gordum. Yuzunde iman nuru parliyordu. Dikkat edince, bu nur yuzlu zatin, birkac sene once karli bir gunde kuslara yem veren atesperest oldugunu hatirladim. Tavaftan sonra, kendisine yetistim ve usulca koluna girdim. Bana: Iste Allah gordu ve bildi, dedi. Bir anda askla cirpinmaya basladi. Hayretle yuzume bakarak: "Allahu ahad, Resulun Ahmed" sayhasiyla ruhunu teslim etti. O anda hatiften bir ses soyle diyordu: "Ey Cuneyd! Sen Beyt'imi arzu ettin, Beyt'imi buldun. O, Beni arzu etti, Beni buldu." (*) Hatiralar hazirlanirken Sufi Kitap yayinlari arasinda cikan evliyaullahtan hac hatiralari isimli calismadan istifade edilmistir. http://ailem.zaman.com.tr/?hn=5155

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Her gün bir Ayet, bir hadis ve günün duası

Her gün bir Ayet

124- Her kim de benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu Kıyamet günü kör olarak haşrederiz.

125- (O zaman Kur'ândan yüz çeviren kimse) "Rabbim! beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim" der.

126- Allah: "Böyledir, sana âyetlerimiz gelmişti de onları sen unutmuştun, bugün de öylece unutulursun" der.

127- İşte haddi aşanları, Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ve muhakkak ki ahiret azabı (dünya azabından) daha şiddetli ve daha devamlıdır.

128- Onları, yerlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller(in o korkunç akibeti) doğru yola sevk etmedi mi? Doğrusu bunda ibret alacak aklı olanlar için nice deliller vardır.

Taha Sûresi / 124-128. Ayetler

Bu Ayet-i Kerime Elmalılı M. Hamdi Yazır'ın Kur'an Mealinden alınmıştır.

Her gün bir Hadis

329. Ebû Süfyân Sahr İbni Harb radıyallahu anh'den –Herakliyus kıssasına dair uzun hadiste– rivayet edildiğine göre, Herakliyus Ebû Süfyân'a Peygamber aleyhisselâm'ı kastederek:

– O size ne emrediyor? diye sordu.

Ebû Süfyan der ki:

– Ben de onun bize, sadece Allah'a ibadet ediniz; ona hiçbir şeyi denk tutmayınız; dedelerinizin taptığı şeyleri bırakınız dediğini, bize namaz kılmayı, doğru ve iffetli olmayı, akrabayı görüp gözetmeyi emrettiğini söyledim. [31]

[31] Buhârî, Bed'ü'l–vahy 6, Salât 1, Zekât 1, Cihâd 102, Şehâdât 28, Edeb 8, Tefsîru sûre (3) 4; Müslim, Cihâd 74.

Önceden 56 numarada geçmiş, gerekli açıklama orada verilmişti.

Bu Hadis-i Şerif ERKAM YAYINLARI'nın Riyazü's Salihin adlı eserinden alınmıştır.

Günün Duası

Sonsuz hamd ü sena âlemlerin Rabbi Allah'a, evvel-ahir bütün salât ü selamlar da Rasûl-ü Mücteba Muhammed Mustafa'nın, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Rabbimiz! Sen'den, bize masivadan arınmış dupduru bir kalb, sürekli Sen'in yâdınla meşgul bir dil, iman esaslarını aksine ihtimal vermeyecek şekilde bilip kabullenebileceğimiz, duyup hissedebileceğimiz ve onu kendi özümüzle bütünleştirip irfan ufkuna ulaşabileceğimiz kıvamda bir yakîn, bir yakîn-i tamm, yaratıldıkları gayeler karşısında boyun büküp her zaman kemerbeste-i ubudiyet içerisinde emre âmâde duran hisler ve bizi asla terketmeyecek bir afv ü afiyet istiyoruz.
Rabbimiz! Günahlarla âlûde bir halimiz var; bizi fevtettiğimiz şeyleri telafi edip yeniden toparlanabileceğimiz kâmil bir tevbeye muvaffak kıl.. bu mücrim kullarını bütün günahlarımızı eritecek mağfiret havuzlarına al. Gırtlaklarımıza kadar kabahatlerle kirlenmiş olsak da Sen seyyiatımızı, meâsî ve mesâvîmizi affet.. sevmediğin ve hoşnut olmadığın şeylerin muhabbet ve meyillerini kalblerimizden söküp at.. bizi kendi nezdindeki hazinelerinle te'yid buyur, kendi kuvvetinle destekle, destekle ki şu geçici dünyadan ancak Senin yardımınla emniyet ve selamet içinde çıkabiliriz.
Efendimiz Hazreti Muhammed'e, aile fertlerine ve bütün ashabına salât u selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabbimiz...


--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

RUSLAR SU DIYE YALVARAN MEHMETCIGI KURSUNA DIZDI!

RUSLAR SU DIYE YALVARAN MEHMETCIGI KURSUNA DIZDI!

Ruslar Türk askerlerini kurþuna dizdi

Sarýkamýþ Harekatý'nda Ruslara esir düþen Türk askerlerinin açlýk ve iþkence sonucu öldüðüyle ilgili kayýtlar 92 yýl sonra KGB'nin arþivinden çýktý.
08 Aralýk 2007 / 14:00
Ruslar-Turk-askerlerini-kursuna-dizdi
Sarýkamýþ Harekatý'nda Ruslara esir düþerek Hazar Denizi'ndeki Nargin Adasý'na götürülen binlerce Türk'ün açlýk ve iþkence sonucu öldüðüyle ilgili kayýtlar 92 yýl sonra KGB'nin arþivinden çýktý.

Birinci Dünya Savaþý'nda esir kampý olarak kullanýlan, 10 bine yakýn Türk asker ve sivilin þehit edildiði tahmin edilen Hazar Denizi'ndeki Ruslara ait Nargin Adasý'nýn görüntüleri, Rus Gizli Servis Teþlikatý'nýn (KGB) arþivlerinden çýktý.

Tam 92 yýl sonra, Sarýkamýþ Dayanýþma Grubu'nun uzun çalýþmalarýyla ortaya çýkan kayýtlarda, 1914-1915 yýllarýnda, Sarýkamýþ Harekatý'nda Anadolu köylerinden esir alýnan sivil ve askerlerin görüntüleri yer alýyor. Tarihi kaynaklarda, Türk esirlerin çoðunun, susuzluktan, yýlanlarýn zehirlemesi ve Ruslarýn kurþuna dizmesiyle þehit olduðu yazýyor.

ÇOCUKLAR VE YAÞLILAR DA KAMPTA ÖLDÜ
KGB tarafýndan propaganda amaçlý çekilen kayýtlarda, 10-15 kiþilik gruplar halinde ortada bulunan bir tencereden yemeklerini yiyen, açlýk ve aðýr kýþ þartlarýna dayanamadýklarý için hafýzalarýný ve saðlýklarýný kaybettiði anlaþýlan ve saða sola sallanarak yürüyen esirlerin görüntüleri var. Esir düþenlerin çoðunun þehit olduðu bilinen adada çekilen görüntüler arasýnda, çoðu anne ve babasýz kalan bebek ve çocuklarýn toplu halde denize girmeleri de kaydedilmiþ. Sarýkamýþ Dayanýþma Grubu Baþkaný Prof. Dr. Bingür Sönmez, Nargin Adasý'nýn bir kýsmýnýn tamamen mezarlýk olduðunu ve bu mezarlýktan getirdikleri kemikler üzerinde yapýlan incelemelerde aralarýnda Türkler'in de olduðunun ortaya çýktýðýný belirterek, Ada'nýn Türk þehitliði yapýlmasý için çalýþacaklarýný da ifade etti.

ESÝRLER SU DÝYE YALVARIYORDU
Bakü'deki Hümmet Parti Baþkaný olan Dr. Neriman Nerimanov o tarihlerde þehir dumasýna sunduðu raporda þunlarý söylüyordu: "Burada su çetinlikle ele düþen bir þeydir. Burasý adeta arsa-i kerbeladýr. Su olanda hörek yok, hörek tapýlanda su yoktur. Bu yýlanlar yuvasýnda yaþamaya deðil, ölmeye mahkum olan zavallýlar susuzluktan göðermiþ, kurumuþ dillerini aðýzlarýndan çýkarýp dudaklarýný kemiriyor, 'su' diye ah vah ediyorlardý. Burada içmeyede su tapýlmýyor. Buraya su karadan geliyor. Cezirenin özünün içmelik suyu yoktur. Bazen oluyor ki deryada þiddetli külek oluyor. O günlerde barkazlar cezireye yanaþmýyorlar. Barkaz gelmeyince su da yok. Sivil esirler içinde 80 yaþýnda bitmiþ halde ihtiyar kiþilerle, 2 yaþýndan 15 yaþýna kadar körpe çocuklar vardý"

Zapsu'nun dedesi kaçmýþ
Adaya Türk þehitliði açýlmasý konusunu daha önce gündeme getiren eski milletvekillerden Turhan Çömez, o dönemde Dýþiþleri Bakanlýðý görevini yürüten Abdullah Gül'e yazdýðý mektupta adada esir olarak kalan isimlerden birisinin de Baþbakan Erdoðan'ýn danýþmaný Cüneyd Zapsu'nun dedesi Abdürrahim Zapsu'nun olduðunu dile getirmiþti. Dede Zapsu, esir kaldýðý Nargin Adasý'ndan bir hemþirenin yardýmý ile kömür kamyonunun içinde kaçmayý baþarmýþ.

Bir adý da cehennem adasý
Ruslar tarafýndan aðýr suçlularýn konulduðu ada, Birinci Dünya Savaþý sýrasýnda, Prens Oldenburg'un talimatýyla esir kampýna dönüþtürüldü. Azerbaycan'ýn baþkenti Bakü'nün karþýsýnda Hazar Denizi'nde bulunan Nargin Adasý, yaklaþýk 900 dekarlýk yüzölçümüyle bölgenin en büyük adasý. Su kaynaðý ve bitki örtüsü bulunmayan, yýlanlarýyla ünlenen ada, bu nedenle tarihte Yýlan Adasý olarak anýldý. Ruslarýn uzun yýllar hapishane olarak kullandýðý Nargin Adasý, içinde bulundurduðu azýlý esirler ve zehirli yýlanlarýyla 'cehennem ada' olarak da adlandýrýlýyordu.

Yeni Þafak


Dogadan Guzel Manzaralar...

YUKLENMESI ICIN BEKLEYINIZ...


--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

HAKARET HEYKELİNİ YIKTILAR !

HEYKELİ ALAŞAĞI ETTİLER ..

Avusturya'nın başkenti Viyana'nın Karlsplatz semtinde bulunan Teknik Üniversite bahçesindeki 'Turkish Delight' (Türk Lokumu) adlı, başörtülü, ancak diğer uzuvları açık olan ve Türkiye'de büyük tepki çeken heykelin kimliği belirsiz kişilerce yıkıldığı bildirildi.
09 Aralık 2007 Pazar 00:15
MEHMET EMİN AVCI
VİYANA - Avusturya'nın başkenti Viyana'nın Karlsplatz semtinde bulunan Teknik Üniversite bahçesindeki 'Turkish Delight' (Türk Lokumu) adlı, başörtülü, ancak diğer uzuvları açık olan ve Türkiye'de büyük tepki çeken heykelin kimliği belirsiz kişilerce yıkıldığı bildirildi.
Teknik Üniversite bahçesindeki heykel sergisinde, heykeltıraş Olaf Metzel'in 'Turkish Delight' (Türk Lokumu) adlı, başörtülü, ancak diğer uzuvları açık, bir Türk kadını tasvir eden heykeli, Avusturya'daki Türk sivil toplum kuruluşlarının tepkisini çekmişti. Heykelin sergilenmesi, Türkiye'de de büyük tepkilerle karşılanmıştı.
Bu sabah heykelin sergilenmesini protesto etmek için üniversite bahçesine giden Avusturya'da yaşayan Türkler, heykelin kimliği belirsiz kişilerce yıkıldığını gördü. Heykelin yıkıldığını haber alan üniversite yöneticileri ve polis, çevrede incelemelerde bulundu.
Kimliği belirsiz kişilerce yıkılan heykel, üniversite yetkilileri tarafından kaldırılarak, kütüphane binasına götürüldü. Yetkililer, heykelin bulunduğu kaidede incelemelerde bulunarak, fotoğraf çektiler. Heykelin sergilendiği üniversitenin yöneticileri ve polis, konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapmaktan kaçındı.
Dünyada, provokasyonu ön plana çıkaran çalışmaları ile bilinen heykeltıraş Metzel'in başı örtülü, ancak diğer uzuvları açık Tük kadınını temsil eden heykeli dün tepkiyle karşılanmıştı. Viyana Teknik Üniversite öğrencisi Vedat Bayraklı okulunda sergilenen heykele tepkisini, "Bu çirkin heykelin buradan kaldırılması için Viyana'daki Büyükelçilik yetkililerin bir an önce harekete geçmesini istiyorum. İnsanların değerlerine hakaret ediyorlar" şeklinde dile getirmişti.
Yazılı bir açıklama yapan Avusturya Türk Federasyonu Başkan Yardımcısı Feyzullah Andak da, "Bu çirkin heykelin ne amaca hizmet ettiğini bilmiyoruz. Ama hoş bir şey olmadığını biliyoruz. Bizi de üzdüğü bir gerçektir. Avusturyalı yetkili makamlardan heykelin bir an önce kaldırılmasını talep ediyoruz" dedi.
Avrupa Türk Birliği Avusturya Bölge Başkanı ve Teşkilatlar adına Avusturya Bölge Başkanı Hikmet Karaca da İHA'ya yaptığı açıklamada, "Bir Avrupa Birliği ülkesi olan ve insan haklarına, din ve vicdan hürriyetine saygılı olduğuna inanmak istediğimiz Avusturya devletinin sanat adına inançlara hakaret etmeyi meslek edinmiş sözüm ona bu heykeli yapan ve yapılmasına müsaade eden şahıs ve kurumları şiddetle kınıyoruz.
Avusturya toplumunda, karşılıklı olarak bütün din ve kültürlerin barış içerisinde yaşıyor olmasına rağmen böyle bir provokasyonun nedeni anlaşılamadı" dedi.

[ANADOLU HABER] Biz yazdık mı böyle yazarız.

Dün bu heykeli yıkmazsamız yedi ceddiniz ervahına yuh olsun diye yazmıştım.Bugün de yıkmışlar sağolsunlar;ama öyle yalakalar var ki heykelin yıkıldığına üzülmüşler.Ortamı germekmiş ne germesi bire korkak ne germesi.Gelirsem asıl ben seni gereceğim.

Türk Lokumu kimliği belirsiz kişilerce yıkıldı



Viyana'da Karlsplatz' da sergilenen Başı örtülü çıplak heykel kimliği belirsiz kişiler tarafından yıkıldı. Diplomatik yollarla çözüm aranırken gerçekeleşen saldırı tepkilere yol açtı.

08 Aralık 2007 14:32

Yazı boyutunu büyütmek için


Türk Lokumu kimliği belirsiz kişilerce yıkıldı


Avusturya'da bir üniversitenin parkında bir aydır sergilenen ve büyük tepkilere yol açan başörtülü çıplak heykel kimliği belirlenemeyen kişilerce yıkıldı.

Heykel pek çok Türk ve Müslüman insan tarafından protesto edilmiş ve Avusturya makamlarından kaldırılması istenmişti..

Çıplak heykelin kaldırılması için bütün kurum ve kuruluşların devereye girdiği bir sırada yapılan saldırı Avusturyalı Türkler tarafından pek hoş karşılanmadı.

Heykelle ilgili ilk haberi yapan Pusula gazetesi, "Nasıl bu heykelin buraya dikilmesini doğru bulmadıysak heykelin bu şekilde yıkılmasınıda doğru bulmuyoruz. Yapılan bu saldırı Türkler tarafından yapılabileceği gibi, başkaları tarafından sırf ortamı germek içinde yapılmış olabileceği düşünülüyor. Avusturya gibi bir toplumda herşeyin konuşarak ve karşılıklı anlayış içinde yapılmasının gerekliliğini vurgulamış ve bu konuda bütün kurumlar harekete geçmişti" şeklinde görüş beyan ettiler.

(Haber 7)



--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Çok nefis bir yazı.

Umarım medyanın gazına gelerek hemen alelacele bir genelge yayınlatan sayın İçişleri Bakanımız da okurlar alttaki bu nefis yazıyı.
Bedirhan GÖKÇE
BİZİM POLİSLERİMİZ BİZİM Mİ?
05 Aralık 2007 Çarşamba 17:08
"Dur polis!"
Kimdir polis?
Bize sağdan soldan, yüzeysel, belki de kendi açılarından faydacı zihniyetle dayatılan "insan düşmanı, rüşvet yiyen, adam döven kurşunlayan, psikolojisi bozuk, hastalıklı insanlar sürüsü mü?" düşüncesiyle oluşturulmaya çalışılan devlet görevlileri mi?
"Bak, polis amca seni götürür…"
"Askere selam dur, polise vur…"
"Uslu dur yoksa polise veririm seni…"
"Aman polis amcalar kızar…"

Bu psikoloji ile büyüyen bir çocuk polisi, polislerimizi sevebilir mi?
Polisini sevmeyen devletini sevebilir mi? Ya da devleti ile barışık olabilir mi?
Polis hep iyinin ve doğrunun yanında iken hakka ve hukuka uygun yaşayan biri polisten nasıl bir rahatsızlık duyabilir ki?

Oysa onları sevmeyecekler bellidir:
Kanunsuzlar…
Yani hırsızlar, kaçaklar, katiller, şunlar bunlar… Listeyi uzatın…
Gariptir bizim medyamız da, aslında polislerimizle kamu görevi yapmalarına rağmen geneli niye sevmez polisi. Zira okuduğumuz gazetelerde polisle ilgili olumsuz haberlere sık sık rastlıyoruz.
Peki güzel ülkemin medyası polisimizi neden "pek" sevmez?
Niye kalemini oynatan, polise akıl vermeye çalışır? Mahallenin sahipsiz yetim çocuğu muamelesini gösterir polisimize?
Eleştiri hakkı ayrı ama medya bu kadar sorgusuz sualsiz gücünü nerden alır ve polislerimize bu derece sert bir tavır takınır?
Polise sahip çıkması gereken yetkililer niye her kritik anda, belki de medyaya şirin gözükmek adına hemen alelacele bir soruşturma ile açığa alır polisimizi?
Polisin yaptığı, yapacağı bellidir:
Polis tutuklar…
Polis ceza yazar…
Polis kelepçe takar…
Askerden kaçanı bile polis kovalar…

Bizim polislerimiz, Çorumlu, Urfalı, Karslı, Edirneli, bin YTL ile bin 500 YTL arasında maaş alan, yüzde sekseninin evi olmayan, psikolojik destek alamayan, altında ömrü taşrada bile dolmuş Reno Toros bir araba ile ve günde ortalama 8 litre benzinle asayiş sağlamaya çalışan, eşi eşimize, anası anamıza, çocuğu çocuğumuza benzeyen 657"ler değil mi?
Bağışlayın ama şamar oğlanı"na dönen polis, senin elinin altındaki telefon kadar sana yakınken, yine başınız sıkıştığında ilk sığındığınızken, nedir bu polislere düşmanlığınız?..
Avrupa"da hadi ülkesini de vereyim İngiltere"de "Polis dur!" ikazına uymayan (metro da yaya hâlinde) 14 yaşındaki bir İngiliz"e, polis kurşunu sıktı ve öldürdü. Gazetelerinde, TV"lerinde tek satır yer almadı… Sizce neden?

"Kör ölür badem gözlü olur"muş, doğru…
Oysa ne öleni tanırım, ne öldüreni… Bütün samimiyetimle ölenin de öldürenin de ailesine yakınlarına sabır diliyorum; çünkü onlar sadece acıyı paylaşan "Keşke böyle olmasaydı"nın garip mağdurları…
Konu, günlerdir gündemi meşgul eden polis kurşunu ile ölen iş adamının jeep inde ölen oğlunun hazin hikâyesi. Sonrası ise tam trajedi, tam bir linç kampanyası. Sadece o polis değil polis teşkilatının tamamı medya tarafından nerdeyse "Katiller sürüsü…"
Sonradan bir genel yayın yönetmeni "Günah çıkartan" bir yazı yazsa da ilk sayfanın manşetinin gücü ayrıdır, köşedeki yazının ayrı…
Bu da sanırım hepimizin bildiği "iyi polis, kötü polis"in medya yansıması…
Kimse demiyor ki, "İyi de kardeşim, bu çocuğun alkolden ehliyetine el konulmuş, ama yine araba kullanıyor hem de yine alkollü…"
Kimse demiyor ki, "Bu çocuk polisin "Dur" ihtarına uymuyor… (Önce yalanlansa da yanındaki arkadaşlarının dur demesine rağmen durmadığını söylüyor ve söylediği de yine medyada yer alıyor)
Kimse demiyor ki, (tekrar ediyorum) "İyi de kardeşim alkolden ehliyetine el konuluyor ama 148 promil alkolle bu adam üstelik de ehliyetsiz, yine araba kullanıyor?

Kim iddia edebilir o an "Dur!" ikazına uymayan birinin aracında ne taşıdığını ve o yüzden kaçtığını "O an" kim söyleyebilir?"
Terör ortalıkta dolaşırken o araçta İzmir"i havaya uçuracak kadar bir TNT, ya da C4 olamayacağını?
Ya da çocuklarımızın damarına girecek kilolarca uyuşturucu olmadığını?
Kırmızı bültenle aranan uluslar arası birinin bulunmadığını?..
Kim söyleyebilir; bir alışveriş merkezine girip sayısız insanın hayatına mal olmayacağını, kim, kim?..
Hadi bunlar iddia…
Peki o çocuk 148 promil alkol ile bir akşam gezmesinden dönen seni, eşini, çocuklarını ortadan biçip geçseydi?
Park hâlindeki araçlarının içinde birbiriyle nikâh tarihini konuşan nişanlı iki sevgiliyi araçlarında son yolculuğuna gönderseydi?
O zaman ne yazacaktın "Katil sürücü" ve bunları göremeyen uyuyan "Aylak polis" mi?
Peki medya yüklendikçe duruşunu bozan sen; yarın o polise nasıl iş yaptıracaksın?
"Bana ne kardeşim yakalıyoruz da ne oluyor" demeyecek mi?..
"Benim çoluk çocuğum var açığa alınırsam ben nasıl geçinirim?…"
"Yakaladık da ne oldu?" demeyecek mi?..

Bunu diyenler acaba hiç Avrupa"ya gidip polislerin gerek sosyal ve özlük hakları ile toplumdaki saygınlıklarını ve görev ve yetkilerini bizimkilerle bir kez kıyaslamayı denediler mi?
Lütfen bir ceza hukukunu inceleyin göreceksiniz, kapkaççının, hırsızın arsızın hakları ile bir de "Yakalayacaksın kardeşim, asayişi sen sağlayacaksın" dediğin polisin haklarını…


Elbette, "Kafasına mı sıkması gerekirdi?"yi yetkililer soruşturacak. Teknik bir nedeni var mıdır varsa nelerdir?.. Lastiklere sıkılsaydı arazi taşıtını durdurabilir miydi, kurşun geçer miydi.?..
Bunu sen ben değil yetkililer araştıracak. "Gerekirse" halk, medya aracılığı ile bilgilendirilecek, sen hem bilirkişi, hem hümanist hem de yargı olmayacaksın…
Sırf seni susturmak için "Üzeyir Garih"i bu öldürdü" denerek, alelacele 13 yaşında bir çocuğun o andan sonra hayatının kararmasına sen sebep olmayacaksın. "Yakaladık" diyen sen de gaza gelmeyecek "Soğukkanlılığını" asla bozmayacaksın. Herkes işini yapacak ve kimse kendini sonsuz kudret sahibi görmeyecek.
Bu polis bizim ve hepimize lazım, onu her yönü ile güçlendirmek ve geliştirmek de ondan çok bize lazım.
Meraklısına not: Ailemde hatta sülalemde birkaç tane subay olmasına rağmen tek bir polis yoktur. Ayrıca Polisle de dünden bu güne karşı karşıya kalınmış tek bir sorunum yoktur…

***
Tabi ülkemizin gündemi yoğun olduğu ve çoğu zaman bir acı diğerinin acısıyla kapandığı için burada Isparta"da düşen uçakla ilgili aklıma takılmış soruları da, kendisini muhatap görenlere sormak istiyorum.
Elbette bu elim uçak kazasında hayatını kaybedenlere başsağlığı, yakınlarına da sabır dileklerimle:
Mesela şu konularda aydınlanmak istiyorum, muhtemelen siz de aynı sorulara cevap arıyorsunuz?
Bir: THY de dahil semalarımızda bizi oradan oraya taşıyan uçaklarımızın hepsi yeterince inceleniyor mu?
İki: Karayollarında olduğu gibi canımızdan canları taşıyan ve kendi canlarını da taşıyan pilotlarımız alkol de dahil ne gibi testlerden geçtikten sonra uçağa binip havalanıyorlar ve sonra piste nasıl iniyorlar?
Kalkış öncesi iniş sonrası "atıyorum" takometresine bakılıp alkolmetresine üfletiliyor mu ?
Üç: Elin oğlu, Coca Cola"nın iki üst düzey yöneticisini aynı uçağa bindirmezken, Fizik ve dolayısıyla toryum da dünyanın sayılı, Türkiye"nin en iyi 6 akademisyenini aynı uçağa biz nasıl bindiriyoruz?
Dört: Asistanından profesörüne 6 bilim insanının öldürülmemiş olabileceğine bu işin bir suikast olmayacağına beni ya da benim gibi düşünen insanları nasıl ikna edebilirsiniz?
Şunu da ben ekleyeyim bu ülkede eşekten düşerek ölen uçaktan düşerek ölenlerden daha fazladır, dolayısıyla uçak yine en güvenilir ulaşımlarımızdandır biline…

Belki bir SON SÖZ: Artık kendi değerlerimize, polisimizden hemşiresine, öğretmeninden pilotuna, gazetecisinden yazarına, birbirimizi vurmaktan, vurdukça zevk almaktan; zevk aldıkça da daha çok vurmaktan, hatta vurmak için karanlıkta bile birbirimizi aramaktan bir an önce uzaklaşalım.
"Bu karanlıkta kör dövüşünün birilerine olsa da bize faydası yok!"
UNUTMAYIN! Düşman içimizde değil!..


İyi bir hafta dileklerimle…


--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..

Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

SERİYYE

img211/9213/akinrl1.jpg



SERİYYE

Allah Resulünün (SAV), yüce şahıslarıyla bizzat katılmadığı, mübarek sancaklarını, nur halkası ashaplarından birine teslim ederek onun komutası altında gönderdikleri birliklerin gerçekleştirdiği siyasi ve askeri harekatlar..
Tesis edilen ilk SERİYYE'lerde gaye; Mekke ile Şam arası ticaret yolu gibi stratejik önem taşıyan bölgeleri kontrol altında tutmak, orada sağladığı hakimiyeti ve inisiyatifi gerektiğinde Mekkeli müşrikleri susturmak amacıyla değerlendirmek, hiç ummadıkları bir yerde ansızın karşılarına çıkabileceği izlenimini uyandırarak müşriklerin gözünü korkutmak… ilk SERİYYE'ler örgütlenmelerini bu ve bu doğrultudaki ara gayeler üzerinde tesis etti…
Suya düşen taşın merkezden çevreye genişleyerek dağıldığı dalgalar halinde, genişleyen, çağlar üzerinden aştı, "Onun olmadığı her yerde Onun olarak ben varım" düsturunca, Allah Resulünün (SAV) zamanın gaye noktası olduğunu idrakte bütün Müslümanların boynuna borç halkasını fert fert geçiriverdi.
Allah Resulü (SAV) zamanın gaye noktası olduğunu idrakte bütün Müslümanların boynuna borç halkasını fert geçiriverdi.
Allah Resulü (SAV), herhangi bir SERİYYE için sancağını ashaptan birine vereceği zaman, onu mescidin avlusuna diker, yiğitlerden bir seçim yaptıktan sonrada harekat anı gelmeden SERİYYE KUMANDANI'na gidecekleri yeri söylemezlerdi… Bütün manaların yekununu şahsında toparlamış olduğu halde, kumandanlığında "ne idüğü"nü remzlendiren Allah Resulü (SAV), bazen de SERİYYE komutanına ağzı kapalı bir mektup verir, gidecekleri yeri bilmeden kaba hatlarıyla yönlendirir ve onlara tarif ettikleri yere gelmeden mektubu açmamalarını tembih ederdi… Amaç, en ince bir tedbir halinde, düşmana bilgi sızmasını önlemek… Veda haccında, yüz kusur bin sahabe karşısında, "Şahid Ol Ya Rab, Şahid Ol Ya Rab, Şahid Ol Ya Rab" nidası ile Allah ( C.C)'ı şahit tutarak ümmetine emanet ettiği Allah (C.C)'ın Kitabı ve Sünnetiyle, aslında her bir yiğide, gideceği mevkii tayin ederek, mektubunu teslim etmişti.
Kimi mevkiini bulmuş ve açmasıyla ödeyeceği bedelin nefsinde uyandırdığı ürkeklikle mektubunu açmamış, kimi beceriksizliğiyle mektubunu yanlış anlayarak mecrasını şaşırmış, kimi kaybolmuş, kimi mektubunu yanlış anlayarak mecrasını şaşırmış, kimi kaybolmuş, kimi mektubu basit bir postacı keyfiyetiyle bile taşıyacak alakayı yitirmiş…
İşte 21. asır İslam Dünyasının, içerisinde bulunduğu "Kumandanına Riayet" hali.. Sizce basit bir bedahat haliyle bile her an, O (SAV)'nun yönlendirdiği mecreyi sezemez, keskin bir asker titizliğiyle mektubunu açamaz mıyız? Vakit geçiyor… O (SAV)'nun işaret ettiği noktada, O (SAV)'nun adına… MEKTUBUNUZU AÇINIZ…!!!
Müşriklere her an karşılarına çıkılabileceği, her an şiddetli bir balyoz hükmünde tepelerine inilebileceği hissini ilham ederek, İslam'ın serçelerin ötüşlerinde bile bir nizam ve intizam isteyen adalet kılıcını imansız ler kafanın tepesinde hazır bulunduran SERİYYE, Müslüman Türk'ün Anadolu'sunda, zarfına sıkışmış bir mektup halinde… Zarfından söküleceği ve okunacağı günü beklemekte… Ancak O okununca, milyonlar huzurunda, maymun kafasından daha soylu bir kafaya sahip olmayan kafasızlar, kafaları üzerindeki şakırdıyı fark edecek, mukaddesatlarımıza saldırılarındaki rahatlıklarını yitireceklerdir. Evet O okununca sanları okunacak…
Biliyoruz, O (SAV)'na ve SERİYYE'sine tam manasıyla layık olmak, "Had Pazılarımızın" kaldırabileceği, altından kalkabileceği iş değil… Haddimizi bilerek; maneviyatı kol kol, bucak bucak dünya coğrafyasını dolanırken, Maddesinin irtihali sebebiyle, SERİYYE'sine kabul olunma nasibini arıyoruz. "14 Asır evvelki köhnemiş zihniyet" saçmasının, normale büründüğü bir anormallikte, 14 asır geçmiş olmasın rağmen böyle bir nasibi aramanın bile bir nasip işi olduğunu takdire bırakıp, haddimize riayetle;
BİZ SERİYYEYİZ, RESUL(SAV)'UN İZİNDEYİZ!!!
Gençlik… Avuçlarımıza yerleştirilmiş bir parça buz… Ne kadar parmaklarını kapatıp sarılırsa kendisine, o kadar çabuk eriyip gidiyor avuçlarından… Allah ( C.C)'ın kuluna emanet ettiği canda emanet, bir lahzalık letafet ve aksiyon zirvesi… Avuçlarındaki buzu henüz erimemiş sayılacak biri olarak yakından ve özünden bir tesbit… Yani içlerindeyken derinliğine, içlerinde olmama rağmen dışlarındayken genişliğine bir tesbit;
Ruh kenefeçisine, en ince ve en zarif dokunuşlarla, iplik iplik aşkını nakşetmesi gerektiği bir yama, elinde en kaba mezarcı kazması iştigalinde bulunduğu mevzusunun mahrumu ve yıkıcısı… Kazmasına mahkum… "İyilik yap, denize at. Balık görmezse Halık görür" düstrunca, ulvi duygularından mahrum olduğunun bile mahrumluğunda, ulvi soydan gibi görünen her davranış kıpırdanmasında, en adi pop artistinden bile daha ifşacı ve reklam dolu… Toprağın boyumuzdan aşacağı güne doğru, avuçlarındaki buz eriye dursun, kafasında Yaradanına vereceği hesaba dair hiçbir telaş ve girişim bulundurmayan gençliğimiz, kurallarını süfli beşerin çizdiği gölge tiyatrosunda en hareketli şekilde, sahnedeki yerini almış, rolünü icra memuriyetinde… gözler çakıldan, kalpler plastikten, beyinler kartondan… Soysuzlaşan metropol şehirlere, toprağıyla namuslu Anadolu'mdan iffet getirmesi gerekirken, metropollerin soysuzluğunda iffetini yitiren kızlarımız… Onlar, bir göz kaymasıyla yüzlerine bakıldığında, al elma gibi kızarması gereken bizim kızlarımız… Anadolu'nun kızları… Ne kadar ağlasak yeridir… Her bir köşeyi tutmuş bin türlü serserisinden tutunda, üniversitesindeki hocasına kadar, bir avmış gibi üzerine ağlar atıla duruşu, tepe tepe Anadolu'nun hatırına olsun, bekliyoruz…
Şube şube gençlerimiz maddenin kodeslerinde mahkumiyette… Nazlı vatanımın pazarlarında, fabrikalarında, çarşılarında, tamirhanelerinde, işporta tezgahlarında.. Daha nere ve nerelerinde, genç imamlar "ekmek mahkumluğunda" cebren çalına dursun, ümidimizin motor kuvvetini kendisine bağladığımız, üniversite gençliği, önüne yığılan mevzuat saçması bir dağ dolusu kitaptan, değil öteleri izlemeyi, burnunu ucunu bile göremiyor… Küflü kütüphane raflarında, epislelamos bağının yaşama koşullarını araştırırken küflene dursun, onu bulutlar üzerinden aşıracak iman ve idrak çilesine erdiği şafağı yakınlaştırmak, altından mağaması çıksın diye kalp patlamasını sağlamak için, karınca kararınca, kervanımızı yürütmeye devam diyoruz… Evet, önündeki "mevzuattan dağ" üzerine yıkılmadan tekmeyi koy ki, altında mevzuatçılar ezilsin… Çatlat ki kalbini, altından mağman çıksın… O (SAV)'nun sancağından zerre koku alırsan ilk gördüğün kervan iştirak et … Ya da;
AÇ MEKTUBUNU, YÜRÜT KERVANINI…
Ülkücüye…
Sen, Anadolu'nun atom moleküllerince kanı kaynayan tabiattan sermaye… Sen, rengini kanla kıvama erdirmiş toprağının kokusunca sert bakışla… Sen, göz göz evlerinin "sistemin" giremediği sistemsiz sokaklarında ejderha gözlerince, kasvete korkuya dönüştüğü mahallenin kabadayısı… Sen aksakallı dedence nur, "yazması" ancak alnından çenesine dek gizemini salıcı ve ardınca tam esrarını muhafaza edici ninence haya… Sen, alemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Resul-u Ekrem'in ( S.A.V) DİZLERİ DİBİNDE EMEKLEYEN YETİM ÇOCUKSUN…
Sen ancak okşama edasıyla körpecik başında gezinen O mübarek eli, üflediği nefesle kıymete bürünür, masumluğunu ve asilliğini "hak ordusundan" güçlü bir yumruk olmakla muhafaza edebilirsin…
Küresel çapta işleyen "kültür" senaristlerinin, rolünü ve senaryonu bozmak üzere, üzerinde çalıştıkları bir hikayesin sen… Peygamberinin (S.A.V ) dizlerinde başı okşanan yetim… Seni o mübarek dizden kaydırıp, karanlık yüzlerin karanlık ordularında "er" etmek niyetindeler… Ulusallaşacakmışsın…!!! "Allah (C.C) yoktur" diyenle seni bir potada, "ulusallaşma potasında" eritmeye çalışanların, yakıt depolarının hangi benzinle doldurulduğunu sezmen için, "YA ALLAH" demen, yetecektir elbet… Öyle ya, sistemli bir şekilde "Ulusallaşma" şarkısını çığıran koroda yer tutan bin renkli cümbüşün anıran notalarına bir göz atarsan, sana ancak buram buram Anadolu kokan Müslüman-Türk tavrınla "Hadi Ulan" demek düşer. Maocu nota, pornofesör nota, paracı nota, ak nota, kara nota… Bu mozaik korodan ancak, orman şarkısı dinlenir…
Bir zamanlar abdestsiz bile girilmeyen otağlarında otağ kurmuş abdestsizlerin istismarı ile, bütün yük ve çileyi nefsinde toparlayan, adamlığın ne idüğü örnekleştirecek, "Reislik" müessesen yeşilçamdan ilhamlı "Maho Ağa"lık tiplemesine dönüşmüş, yuvan artistlerin artistliklerini sahnelediği, bırak dava deriliğinde boğulmuşluğunu, davanın nedirliğini bile umurlarında yaşatmayan, aşksız kazmaların ekmek kapılarına inkilap etmiştir… İradeni ve hak ile batılı ayırma inceliğini felçli kabul edip, "sus ve teslim ol" yaftasıyla, kirli niyetlerine zincirlemeye çalışanlara, ne gibi bir karşılık vermen gerektiğini seziyorsundur herhalde…
Bir tarafta, bir yahudi bozmasıyla kadı önünde diz çöken ve yargılanan Peygamber müjdesinin mazhariyetine sahip deden, koca sultan Hz. Fatih; bir tarafta " Sözü üstüne söz tanımayan" ve bütün alçaklıklarını "Lider-Teşkilat-Doktrin" söylemi ile peçeleyen sümüklüler… Kendisi ile yolda karşılaşınca şeytanın yolunu değiştirdiği, kendisinden öfkeli bir nazar yiyince güneşin solduğu Hz. Ömer'e bir iç kıyaslamayla avamdan sayılabilecek bir sahabe "Şaşarsan, seni kılıçlarımızla düzeltiriz ya Ömer" demek cesaretini bulabiliyorsa gerisini var sen kıyas et… Anadolu'da düşmüş sancağı doğrultma borcu altında olan sensin… O sancak küfür emperyalizmine karşı başı dik dalgalanıyor iken, koca İslam dünyasında körpecik bebelerin sütünden, doksanlık dedelerin kefenine kadar bir nizam ve intizam vardı… Ya şimdi… Namert kabadayılar dünyasında körpe çocuk muamelesiyle hırpalanmışlık…
Ey yiğit kabadayı… Kaldır ki sancağını, çeçenyalı keleşine kurşun, Filistinli sapanına taş koysun…
Dünya Türk'ün eski günlerini özleye dursun, biz de senin bir iç hesaplaşmayla eski günlerine döneceğiz günü heyecanla selamlıyoruz… Kendimizi kendisinde bulduğumuz Anadolu Kabadayısı… "Ulusallaşmakmış", "Maholuk Makamıymış", şuymuş, buymuş…
Sen ne yapacağını bilirsin…
ALLAH (C.C)'A İTAAT ETMEYENE, İTAAT ETME!!!
Servet TURGUT


--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu grubun hiç bir siyasi oluşum ,parti, vakıf, örgüt, dernek veya benzeri yapılanmalarla alakası yoktur.Aynı zamanda onlara uzaklığı veya yakınlığıda bulunmamaktadır...Müslüman Anadolu İnsanının Tarafında yer alan Gerçek Vatanseverliği ilke edinmiş HABER BİLGİ PAYLAŞIM STANDIDIR..



Grupta yayınlanan yorum ve yazılardan yazarları sorumludur.
-----------------------------------------------------------------
"ANADOLU HABER GÜNLÜĞÜ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : anadoluhaber@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin: anadoluhaber-unsubscribe@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için, http://groups.google.com/group/anadoluhaber?hl=tr
adresinde bu grubu ziyaret edin
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Bir kardeşimizin öyküsü...

Avustralya'dan Afganistan'a Hamza'nın Öyküsü


Onu ilk defa Afganistan'a gitme hazırlıkları yaptığım sırada incelediğim internet sitelerinden birinde görmüştüm. Yüzü maskeliydi ve elindeki silahıyla ABD başkanı Bush'a tehditler savuruyordu. İngilizce'yi harika konuşuyor, ABD askerlerinin bir an önce Afganistan'ı terk etmelerini istiyordu. İçimden "bu mutlaka Batı'lıdır. Afgan dağlarına ulaştığımda keşke bu direnişçiyle görüşebilsem" diye geçirmiştim. Meslekte yeni olmam hasebiyle yavaş yavaş oluşmaya başlayan gazetecilik hislerim, Afgan dağlarında Hamza'yı bulduğum takdirde ilginç bir öyküyle karşılaşacağımı haber veriyordu. İran'ın bir diğer ucu olan Zahedan'ı, eşkıyalarıyla ünlü Taftan Çölü'nü, insanların en çok merak ettikleri yerlerden biri olan Belucistan'ı ve Taliban'ın şu anki merkezi olarak bilinen Kuzey Veziristan'ı aştıktan sonra nihayet uçsuz bucaksız Afgan dağlarındaydım. Dağlarda karşılaştığım bir çok kişiden onunla ilgili hikayeler dinledim. Bush'u tehdit eden bu genç, Müslüman olup Taliban saflarına katılan bir Avustralya askeri idi. Günler süren bir çabanın ardından nihayet bir gece vakti Avustralya'lı Hamza'ya ulaştım. Hamza'nın hayat hikayesi şimdiye kadar dinlediğim belki de en ilginç öyküydü. Yakın zamanlarda aldığım bir haber bu öyküyü daha da ilginç kıldı. Avustralya'lı Taliban Hamza, ABD askerleriyle girdiği bir çatışma esnasında Afgan dağlarında şehit düşmüş. Biraz şiir, biraz aşk gibi olan bu öyküyle sizleri baş başa bırakıyorum. Bu öyküyü bütün dünya duymalı...

ADEM ÖZKÖSE



Avustralya'lı Hamza'nın Öyküsü

Müslüman olmadan önceki ismi Mefyu Stifut olan Hamza, Avustralya'nın en güzel sahil şehirlerinden biri olan Birizbint'de doğar. Birizbint özellikle sörf meraklılarının akın ettiği bir şehirdir. Ailesi orta seviyede bir Hristiyan olan Hamza arkadaş çevresinin etkisiyle kendini bugün birçok Batılı gencin yaşadığı çirkef bir yaşamın içinde bulur.

Hamza ilk gençlik yıllarında yaşadıklarını şu cümlelerle anlatıyordu: "Brizbint'de sürekli denize giriyor, içkili partilere katılıyor, hayatımı eğlenceyle geçiriyordum. Belli bir zaman sonra benim gibi sörfle uğraşan arkadaşlarımın organize ettikleri kokain partilerine iştirak etmeye başladım. Bu partilerde aklınıza gelebilecek her türlü ahlâksızlığı gerçekleştiriyorduk. Kokain bir süre sonra bende öyle bir bağımlılık yaptı ki, aklımı kaybetme noktasına geldim. Eve gitmiyor, çoğu zaman sokaklarda sabahlıyordum." Hamza tam bir berduş hayatı yaşamaya başlar. Ailesi ve çevresi Hamza'ya delirmiş gözüyle bakarlar. Sokakta sabahladığı günlerden bir gün Hamza içinden gelen şiddetli bir duygunun hücumuna uğrar. Bu duygu Hamza'nın uzun zamandır terk ettiği düşünme melekesini harekete geçirir; " Kendimde olduğum bir gün, zihnime şiddetli bir korku geldi. Öldüğüm zaman ben ne olacağım diye düşünmeye başladım. Bu o kadar şiddetli bir korkuydu ki, kelimelerle ifade edemem. O günden sonra kiliseye gitmeye ve İncil'i okumaya başladım. Kiliseye gitmek ve İncil'i okumaya başlamak bana bir nebze olsun iyi gelmiş, kokaini daha az kullanmaya başlamıştım." Hamza artık iyi bir Hristiyan, ailesinin gurur duyabileceği iyi bir Avustralya vatandaşı olmak ister. Hatta devam ettiği kilisedeki papazın vaazlarının etkisiyle Avustralya ordusuna katılıp, Doğu Timur'daki Müslümanlara karşı savaşmaya karar verir. Çünkü kilise papazı kiliseye devam eden gençlere Avustralya Ordusu'na katılıp Müslümanlara karşı savaştıkları takdirde tüm günahlarının affolunacağını, cennete gideceklerini vaat etmektedir. Hamza ayrıca orduya katıldığı takdirde kötü alışkanlıklarından tamamen kurtulabileceğini de düşünür. Fakat Avustralya Ordusu hiç de Hamza'nın düşlediği gibi çıkmaz. Hamza kısa bir zaman sonra ordudan ve Avustralya Ordusu'ndan nefret etmeye başlar. Hamza yaşadığı bu süreçten şu şekilde bahsediyor: "Orduya katıldıktan kısa bir süre sonra, Doğu Timur'a gidip Hıristiyanların yanında Müslümanlara karşı savaşmaya başladım. Orduya katılmıştım; fakat iç huzurum yine yoktu. Avustralya toplumundan ve ordudan nefret ediyordum. Çünkü tek yaptıkları şey içki içmek ve eğlenmekti. Bunları yapmak da bana çok basit bedensel zevkler olarak geliyordu. Ayrıca Hıristiyanlık bana saçma gelmeye başlamıştı. Ben farklı bir şey arıyordum ve içimdeki ses ona ulaştığımda huzur bulacağımı söylüyordu." Hamza'da artık hakîkatı arama cehdi oluşmaya başlar. Zihni artık binlerce soruyla doludur.




Hamza'nın zihnindeki İslam da, birçok Batılı'nın zihnine sokulan İslam gibi olumsuz imgeler barındırır; "İslam hakkında pek fazla bilgim yoktu. Fakat ailemden ve okuldan aldığım bilgilere göre; İslâm'ı kadınları aşağılayan bir din, Hz. Muhammed'i de kadın düşkünü bir kimse olarak biliyordum. Ayrıca orduya katılmadan önce gittiğim kilisenin papazı, Müslümanların dünya için en büyük tehlike olduklarını, Müslümanların güçlenmesini mutlaka engellememiz gerektiğini söylüyordu." Hamza yılmadan, usanmadan hakîkatin izine ulaşmaya çalışır. Sürekli yaratıcıya dua eder. Hatta bazı geceler gözyaşı dökerek Allah'a kendine hakîkati göstermesi için adeta yalvarır. Hamza'nın samimi bir şekilde yaptığı dualar kabul olur ve bundan sonra sınırlı insan zihninin zor idrak edeceği olaylar meydana gelmeye başlar. Hamza sözlerine şöyle devam ediyor: "Bir Yaratıcı'ya inandığım için sürekli O'na dua ediyor, O'ndan ruhuma huzur verecek yolu göstermesini istiyordum. Günlerce dua ettim. Sanırım bu dualarım kabul edildi ve bir gün internette gezinirken Çeçenlerin ünlü komutanı Hattab'ın resmine rastladım. Hattab'ın bakışlarında hiçbir insanda görmediğim huzuru gördüm. Bu bakışlardan o kadar çok etkilendim ki, anlatamam... Yaşadıklarım, hissettiklerim gerçekten çok ilginç şeylerdi. Allah sanki ruhuma yeniden şekil veriyordu. Birkaç gün sonra Hattab'ın resmini bilgisayardan çıkarıp, karargâhtaki yatağımın başucuna astım." Hamza artık efsanevi Çeçen Komutan Hattab'la ve İslâm'la ilgili araştırmalar yapmaya başlar. Sık sık İslâm'ı anlatan kitapları okur ve Çeçen direnişçilerle ilgili bilgisayarlardan indirdiği görüntüleri seyreder.

Hamza özellikle Müslüman direnişçilere karşı büyük bir sevgi besler. Çünkü bir grup insanın dünyanın süper güçlerine karşı verdikleri savaş ona çok anlamlı ve asil gelir. İslâm'ı araştırdıkça Hamza'nın Müslüman direnişçilerle tanışma isteği daha da artar. Hamza bu arada Avustralya ordusundan ayrılmaya da karar verir. Üç sene Avustralya ordusunda görev yapan Hamza artık kendini başka bir dünyaya ait hissetmeye başlamıştır. Ordudan ayrılan Hamza hemen Müslümanlarla tanışmak için harekete geçer. Fakat tanıştığı Müslümanlar Hamza'ya büyük bir hayal kırıklığı yaşatırlar. Hamza bu hayal kırıklığını şu cümlelerle anlatıyor: "Ordudan ayrılır ayrılmaz Müslüman'larla tanışmak için harekete geçtim. İçimde büyük bir heyecan vardı. Brizbint'te birkaç Müslüman'la tanıştım, fakat onlar düşündüğüm gibi çıkmadılar. Kendilerini Müslüman olarak isimlendiriyorlardı, ama yaşantıları Avustralyalı Hıristiyanlardan çok da farklı değildi. Onlar da dünya zevklerinin peşine düşmüşlerdi. Tanıştığım Müslümanlardan beni Hattab'la görüştürmelerini istedim. Bunun imkânsız olduğunu, çaba gösterirsem Afganistan'daki direnişçilerle görüşebileceğimi söylediler. Zaten tanıştığım Müslümanlar cihada da çok sıcak bakmıyorlardı. Bunun üzerine ben de kendi başıma Afganistan'a gitmeye karar verdim. Şimdiye kadar dualarım bana hep yol göstermiş, yaratıcı bana yardım etmişti. Bundan sonra da onun bana yardımcı olacağını düşünüyordum."

İkiz kulelere yapılan saldırılar olmadan 1 ay önce Hamza, Afganistan'a gitmek için yola koyulur. Efsane Komutan Hattab'a, Afganistan'da kuracağı bağlantılarla ulaşabileceğimi düşünüyordur. Çünkü tanıştığı Müslümanlar Hamza'ya farklı coğrafyalardaki direnişçilerin birbirleriyle ilişki içinde olduklarını söylemişlerdir. Bundan sonra Hamza kendini ilginç bir yolculuğun içinde bulur; "Afganistan'a gitme kararını alınca Malezya üzerinden İran'a bilet aldım ve uçakla Tahran'a indim. Tahran'da bir Afgan'la karşılaştım. Ona Afganistan'a gitmek istediğimi söyleyince bana Peştuca bir mektup yazdı ve eğer yolda zor durumda kalırsam bu mektubu her hangi bir Afgan'a göstermemi söyledi. Daha sonra Tahran'dan Meşhed'e geçtim. Meşhed'de param çalındı ve İran'da beş parasız ortada kaldım. Meşhed'de çarşıda gezerken 2 Afgan'la karşılaştım. Aklıma mektup geldi, mektubu karşılaştığım Afgan'lara verdim. Mektubu okudular ve beni Afganistan'a götürebileceklerini söylediler. Onlara hiç param olmadığını belirttim. Bunun üzerine Taliban'a ulaşana kadar bütün masraflarımı onlar üstlendiler. Meşhed'den Herat'a hareket ettik. Herat'ta Taliban'a bağlı direnişçiler tarafından karşılandık. Daha sonra da Herat'tan Kandahar'a geçtik."


O dönem Afganistan'da Taliban iktidarı yaşanmaktadır. Ayrıca Batı medyasında Taliban'la ilgili her gün olumsuz haberler çıkmaktadır. Bu da Hamza'yı ister istemez korkutur. Hamza Taliban'la karşılaştıktan sonra yaşadıkları ve Taliban hakkındaki gözlemleri hakkında şunları söylüyor: "İlk önce beni sorguladılar. Çünkü ben Müslüman değildim ve de bir Batılı'ydım. Onlara yaşadıklarımı anlattım, İslâm'ı ve direnişçileri tanımak için Afganistan'a geldiğimi söyledim. Yaşadıklarımı dinledikten sonra bana çok iyi davranmaya başladılar. Karşımda inanılmaz derecede saf ve temiz insanlar vardı. Batı insanında olan bencillik, hırs bu insanlara çok uzaktı. Bir de inanılmaz derecede misafirperverdiler. İçimi güzel bir huzur kaplamıştı. Bedensel ihtiyaçlardan ziyade, ruhlarının ihtiyacını gidermeye çalışıyorlardı. Doğru yere geldiğimi ve aradığım mutluluğu burada bulacağımı hissetmeye başladım."

Hidayet artık Hamza'ya çok yakındır. İngilizce bilen bir Taliban mensubuyla günlerce İslâm üzerine sohbet eden Avustralya'lı asker, İslâm'la ilgili aklına takılan bütün soruları ona sorar. Sonunda Müslüman olmaya karar veren Hamza, Kelime-i Şehadet getirerek Afgan dağlarında İslam Ailesi'ne girer. Hamza Müslüman olduktan kısa bir süre sonra da, Taliban saflarında ABD'ye ve NATO askerlerine karşı savaşmaya başlar. Hamza'ya Afganistan'daki hayata alışmasının zor olup olmadığını sormuştum. Çünkü Afganistan'da yaşamak zordu. Ayrıca Hamza'nın geldiği kültür, Afgan dağlarındaki yaşama son derece uzak bir kültürdü. Hamza bu soruma şu manidar cevabı verdi: "Ben zaten ülkemden yeni bir hayata, huzurlu bir dünyaya başlamak için çıkmıştım ve aradığım mutluluğu da burada buldum. İlk başlarda bazı zorluklar çektim; fakat şu an her şeye alıştım. Hiçbir zaman da buradan ayrılmayı düşünmüyorum. Batılıların hayat standartları Taliban'ın şartlarından çok daha iyi olabilir. Fakat hiçbiri buradaki mücahidler kadar mutlu değiller. İnsan ancak Müslüman olarak, İslâm'ı yaşayarak mutlu olabilir. Amerikalılar, Avustralyalılar, İngilizler, İtalyanlar aradıkları huzuru ancak İslâm'da bulabilirler. Onların ne kadar mutsuz olduklarını ben çok iyi biliyorum."

Hamza kendisinden ayrılmadan önce bana iki büyük hayalinin olduğunu söylemişti. Birisi çok sevdiği annesinin hidayete erip Müslüman olması, bir diğeri de işgal altındaki Kabil ve Kudüs'ün tekrar Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi. Hamza dünya gözüyle bu hayallerinin gerçekleşeceği günleri göremedi. Umarım Hamza'nın hayalleri bir gün gerçek olur ve Hamza yüzünden hiç eksik olmayan o güzel tebessümle bulutların ardından hayallerinin gerçekleştiğini görür.

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
Bu mesajı, kardeşlerin buluşma ve iletişim mekanı olan GENÇ GÖNÜLERLERİ mail grubuna üye olduğunuz için aldınız.

Kardeşlerin iletişim ve buluşma kanalı olan Genç Gönülerleri Mail Grubu Sitesine başka kardeşlerinizi de üye yapmamızı istiyorsanız onların mail adreslerini bize iletiniz. Üyeliğinizi sonlandırmamızı istiyorsanız bize aşağıdaki mail adresi üzerinden haber vermeniz yeterlidir.

actiontime1@hotmail.com

MAİL GRUBUMUZUN ANA SAYFASINI ZİYARET ETMEK İÇİN

http://groups.google.com/group/gonulerleri?hl=tr
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

SON DAKİKA HABERLERİ