Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar


İnsan onuru hiçbir hapishanede Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde olduğu kadar ayaklar altına alınmamıştır. O işkenceleri yapan askerlerin ortaya çıkmasını, yargılanmalarını istiyoruz. Kimdi o askerler? emirleri kimden alıyorlardı?


Son günlerde, Kürt açılımı meselesi içinde en ilgimi çeken Tarım Bakanı Mehdi Eker'in Diyarbakır Askeri Cezaevi'nin okula dönüştürüleceğini söylemesi ve ardından başlayan tartışma. Hasan Cemal “Biz gazeteciler 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi'nde olanları daha iyi anlasaydık bu ülkede bazı şeyler değişirdi” demişti Neşe Düzel'le yaptığı bir röportajında. O lafı hiç unutmadım nedense. O lafın peşine takıldım ve o dönem cezaevinde kalmış birçok insanla sohbetler ettim.

Ne kadar dinlemeye alışsanız, ne kadar onlar zaman zaman gülerek dahi anlatsa olanları aklımızın alamayacağı işkenceler yapıldı Kürtlere orada. Medya hiçbir zaman bu vahşetle yüzleşmeye gönüllü olmadı. Ama şimdi zamanı geldi işte. O binayı okul yapmak istiyorlar. O cehennemden geçmiş olanlarsa oranın aynen kalmasını, müzeye dönüştürülmesini ve orada Kürtlere neler yapıldığını insanların öğrenmesini istiyor. İşte Mesut Baştürk de, o cezaevinde üç yıl yatmış onlardan biri sadece.


Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde kaç yıl yattınız?

Üç yıl yattım...

Hangi yıllar arasında?

1983'ün başında girdim 1986'da çıktım. Diyarbakır cezaevine girdiğimde 29 yaşındaydım. İki çocuğum vardı. Şu kesin ki dünyanın hiçbir yerinde tutuklular Diyarbakır'da olduğu kadar aşağılanmamıştır. İnsan onuru ve şerefi hiçbir cezaevinde bu kadar ayaklar altına alınmamıştır. Ama ne yazık ki toplum bu yaşanılanlara duyarsız kaldı.

Dayak vaziyetine geç!

Tek kelime ile anlatmak isteseniz Diyarbakır Askeri Cezaevi'ni, ne derdiniz?

Orası bir cehennemdi ya...

Günlük hayat nasıldı orada?


Sabah altıda kalkardık. Altı yedi arası yerinde sayarak marş söyleme, ip gibi yan yana dizilirdik, 15 dakika sakal tıraşı, günlük bir bardak su hakkımız vardı, o suya sakal tıraşı olacaksın, içeceksin, tuvalete gideceksin. Yedide sabah kahvaltısı. Kahvaltıda genel olarak iki lokma ekmek, bir bardak çay, bir iki tane zeytin, bir parça peynir, bazen de bir tas çorbaydı. Tabii hiçbir zaman bunları yememize izin vermezlerdi. Saat tam dokuzda her gün tam dokuzda bir dakika bile değişmezdi havalandırmaya çıkılırdı.

9-12 arası sürekli yürüşüş marş söyleme. 50 tane marş ezberletmişlerdi. Ve sürekli dayak. Hep ayaktaydık. Öğle 12'de yemek verirlerdi. Bir mahkuma dört kaşık falan. Zaten hapishanede yemek hiç yoktu. Açlıkla işkence ediyorlardı. Bazen de fazla yemek vererek işkence ediyorlardı. Bitireceksin. 13.00'te tekrar havalandırma. Her türlü işkenceye orada devam. 19.00 yatış. Esas duruşta yatmak zorundasın. Yanlışlıkla bozdun, özel işkence görürdün.


Ne tür işkenceler yapılıyordu?

Akıl almaz şeyler. Ben 45 gün sorguda kaldım, çok kötü işkence gördüm. Falaka, elektrik verme, soğuk su. Ama Diyarbakır Cezaevi'nde olanlar inanılmaz bir vahşetti. Avlunun ortasında bir kapak vardı, içinden lağım akıyordu. Tek tek oraya indiriliyorduk, lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Sıra dayağı zaten sıradandı. Kalaslarla, coplarla, demir çubuklarla durmadan vururlardı, durmadan.

“Dayak vaziyetine geç” dendi mi avuçlarını açıyordun. Makata cop sokma... Çırılçıplak soyuyorlardı, eğilmemizi söylüyorlardı, makatlarımıza sigara sokup sigara iç komutu veriyorlardı. Çoğu zaman da bir tutukluya başka bir tutukluya cop sokması için işkence ediyorlardı. Yine çırılçıplak soyup erkeklik organından havaya kaldırırlardı. Psikolojik de çok işkence vardı. İnsan olduğunu unutmanı istiyordu.


Yılmaz Yalçıner 1980'de bir uçak kaçırma eylemi yaptığı için tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi'nde konulmuştu. Yalçıner Guantanamo'dan daha dehşet verici olarak tanımladığı bu cezaevinde yaşadıklarıyla ilgili suskunluğunu ilk kez bozdu

Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi ile ilgili anlatılanlan, kitaplar, röportajlar, belgeseller tüyler ürperten bir korku hikayesinin ayrıntılarını içeriyor: falaka, elektrik, aç bırakma, çıplak bekletme gibi eziyetlerin günlük hayatın parçası olması, lağımda tutma, dışkı yedirme, tecavüz, asıp germe gibi, bir kısmını burada yazamayacağımız, hayal gücünü zorlayan yöntemler

Kürt sorununda demokratik açılım tartışmalarıyla yıkılıp yerine okul yapılması gündeme gelen bu cezaevinde neler olup bittiğini burada kalmış iki eski tutukluya sorduk. Onlar ayrıntılara girmeyi tercih etmediler, belki de zorlandılar. Yine de yaşadıklarını bizimle paylaştılar

12 Eylül darbesinin hemen ardından bir uçak kaçırdınız. Amacınız neydi?

12 Eylül öncesi haftalık gazeteler çıkarıyorduk. Şura ve Tevhid her sayısı toplatılan gazetelerdi. Hakkımızda 163. maddeden açılan davaların haddi hesabı yoktu. Darbenin birinci ayında, artık gazetemizi çıkaramaz olmuştuk. Sürekli arama taramaların baskısı altındaydık. Hem rejimi protesto hem de bu karanlıktan kurtulmak için böyle bir teşebbüsümüz oldu. Başaramadık!

Gözaltına alındıktan sonra Diyarbakır Cezaevi'ne nasıl götürüldünüz?

1980 Ekim ayından 81'in Şubatına kadar Diyarbakır Askeri Cezaevi sıradan, tutuklular için problemsiz bir yerdi. 80-81 yılbaşının koğuşlarda nasıl keyifle kutlandığına bugün bile inanamıyorum.
Diyarbakır Askeri Cezaevi'nin yüzyılımızın en dehşetengiz işkencehanesine dönüşmesi 1981'in şubatıyla başladı. Yıllar sonra duydum ki, benzer uygulamalar Ankara Mamak'ta da aynı tarihlerde yapılmaya başlanmış. Benzer diyorum çünkü Mamak için anlatılanlar, Diyarbakır'da yapılanlar yanında ne bileyim sivrisinek ısırması gibi kalıyor...

Cezaevinde ne kadar kaldınız?

1982 yılının Aralık ayının 17'sine kadar... Yani 2 yıl, 2 ay...

KABUS PAYLAŞILMAZ Kİ

Bu sürede şahit olduğunuz veya yaşadığınız uygulamalar oldu mu?

Tek tek uygulamalar değildi ki yaşadıklarımız; sürekli yaşanan bir cehennemî zulümden söz ediyoruz. Yani 'şu gün şöyle bi'şi oldu, öbür gün de şöyle..' diye 'işkence uygulamaları' anlatmak, hani belki dinleyenin, okuyanın zihninde birkaç dehşet veren enstantanenin uyanmasına vesile olabilir. Yoksa o dakikaları geçmek bilmeyen günleri, ayları, yılları 'şunlara şahit oldum' diyerek anlatmak mümkün değildir. Yazanlar oldu. Ama ne kadarını yazsınlar ki.. Hepsi kifayetsiz!

Genelde 12 eylül süreci ve özel olarak bu cezaevi ile ilgili anlatılanları dinlemek bile insanları zorluyor.

Zorlanmakta haklısınız. Ben de anlatmakta, yazmakta zorlanıyorum.

Çıktıktan sonra yaşadıklarınızı yakınlarınızla paylaşabildiniz mi?

Bazı bazı... Kâbusu paylaşmak mümkün olamaz.

ERGENEKON'LA BAĞLANTILI

Konuştuğunuz insanların tepkileri nasıl oldu?

Anlatmakta nasıl zorlandığımı, 60'ımdan sonra bile gözyaşlarımı tutamadığımı görüp beni teselli ile susturduklarını biliyorum. Hiçbir zaman 10-15 dakikanın ötesine geçemedik bu yüzden.

Bu cezaevinde yaşananların Kürt meselesinin geldiği aşama üzerinde etkisi olduğu söyleniyor. Ne dersiniz?

Olmaz olur mu! Bugün Ergenekon diye bir dava var... Hani canavarın kuyruğunun tutulduğu izlenimi veren dava... Sistem, aklı sıra o tarihlerde bölük pörçük, çoğu sol entelektüel düzlemde dergi ve dernekler etrafında kümelenmiş Kürtleri, tek örgütte toplayıp, daha kolay kontrol altında tutarak, yıldırıp; istediği zaman da ezebileceğini tasarladı.
Ergenekon tipi bir mühendislikti bu. Hem İran, Irak, Suriye sınırları üzerinden yapılan kaçakçılıktan apoletli nemalanma sürecek, hem Kürt aşiretler Ankara'ya perçinlenecekti. 28 Şubat'taki mühendislikleri gibi, bu daha ikinci-üçüncü yılında fiyasko ile neticelendi.

Diyarbakır Cezaevi'nde çıkardıkları kontrol edemez hale geldiler. Bugün 'açılım'a karşı duran zihniyetin kapsama alanına bakın; o 'Ergenekon' denilen davanın kapsama alanı ile nasıl birebir örtüştüğünü görür irkilirsiniz.

Orada tanışıp daha sonra görüştüğünüz kimse var mı?

Elbette var. Olmaz mı...

VAHŞETTEN VAZGEÇMELİ

Buranın kapatılmasına ve okul yapılmasına ilişkin ne düşünüyorsunuz?

Altan Tan Beyefendi'nin düşüncesine katılıyorum. Orası okul yapılamaz. Orada, o işkencehanenin izleri, tüten dumanı üzerinde kurulacak okulda çocuklar nasıl nefes alabilirler ki... Hükümet böyle bir girişimde bulunursa çok çok büyük bir hata yapar.
En iyisi, oranın 80'li yıllardaki haliyle korunmasıdır. Bakın, Guantanamo'yu görüntülerinden, hakkında yapılan filmlerden tanıyoruz. Guantanamo, Diyarbakır Askerî Cezaevi'nin yanında solda sıfır kalır. Dünyada bir daha böyle zulümlerin yaşanmaması için burası ziyaretçilere açılmalıdır.

Tabii önce barış sağlanmalıdır. Önce geçmiş çirkin/vahşi zihniyetinden devlet vazgeçmeli; komplocularını, mühendislik heveslilerini bünyesinden arındırıp, özür dilemek asalet ve şefkatini göstermelidir. Türk ile Kürt'ün kardeşliğinden kimsenin kuşkusu yok.

Yeter ki, o mazlum halkın üzerinden zorbalığın çizmeleri çekilsin. Kürt veya Türk fidan gibi çocuklarımızın kanına ekmek doğrayan şovenizm son bulsun.

Ahmet Türk neler yaşadı ama bugün 'barış' diyor

(soldan sağa) Ömer Yorulmaz, Mehmet Gülcegün, adı bilinmeyen iki tutuklu, Yılmaz Yalçıner, Hacı Zeynel, Ahmet Türk. Yılmaz Yalçıner bu fotoğrafla ilgili şunları söylüyor:

“Bu fotoğraf 13. koğuş avlusunda çekildi. İşkence döneminin başlamasından az öncesine aittir.

En sağ başta günümüzün DTP Başkanı Sayın Ahmet Türk. Takım elbiseli, kravatlı şahsın arkasındaki benim. Bu fotoğrafta benim üç arkadaşım da görülüyor. Ayrıca kaçakçılarla 1 kilo çay alarak işbirliği yaptığı gerekçesiyle içeri tıkılan iki asker var. İçeride o iki asker meydancılık yapıp karnını doyurmaya çabasında koğuş bulaşıklarını yıkarken biri elektriğe çarpılıp can verdi.

Fotoğrafta o tarihte Ecevit'in Mardin İl Başkanı olan eski SHP'li devlet bakanlarından Mehmet Gülcegün de var. Sayın Ahmet Türk'le yaklaşık 2-3 ay aynı koğuşta kaldık. Bir daha da hiç bir birimizi görmedik ve görüşemedik. O koğuşta bir Türk askerinin (Kelesli Erdoğan Yahşi'nin) can çekişerek ölmesine çaresiz ıstıraplar, çırpınışlar içinde birlikte şahit olduk. Birlikte yüreğimizi göğsümüzden parçalayıp alıyorlarmış gibi bir şok yaşadık. Fakat Ahmet Türk'le karşılaşmam da benim için aynı ölçüde şoktu, diyebilirim. Asker gardiyan, koğuş mazgalından ana avrat söverek beni çağırdı. Kapıyı açtı. Koridora çıkardı. Az ileride birkaç kişi duruyordu. Yarı karanlık ortamda ilk anda ne olduğunu anlayamamıştım ama; 'Al lan!' dediler, yine sövgüyü eksik etmeden; '..Bu (..) Ahmet Türk bundan sonra bu koğuşta kalacak!' O zaman elinde bavul olan birinin sendeleyerek bana doğru adım attığını gördüm. Düştü düşecekti. Gayrı ihtiyari hamle yapıp tuttum... Koğuşa girdik. Adam çırılçıplaktı. Hiç ama hiçbir şey yoktu üzerinde. Ağzı burnu kan içindeydi. Yürüyecek mecali kalmamıştı. Zaten içeri girer girmez yere yığıldı. Hapishaneye girişinde onu milletvekili olduğu için daha bir hınçla ezmişlerdi. Bugün bu vahşeti yaşamış olan adam, acılarını içine gömüp 'barış' arayışı içinde ise; herkes ibret almalıdır diye düşünüyorum. Gerçek yurtseverlik budur. Bu kardeşane arayış karşılıksız bırakılmamalıdır.”

-Kürdüz dedikçe işkence gördük-

Hamit Kankılıç, 26 Haziran 1980'de, Siverek'te, 18 yaşında, sıkıyönetim koşullarında gözaltına alındı. 10 gün işkenceli sorgudan sonra, önce Devegeçidi askeri merkezine, ardından 1 No'lu ve son olarak ünlü 5 No'lu cezavine götürüldü.

Nasıl öğrendiniz 12 Eylül'ü?

Nöbetçi arkadaşlar kahvaltıyı hazırlarken radyodan darbe yapıldığı söylenince bizi uyandırdılar. İlkin şaka dedik. Ama askeri marşlar çalıyordu. Mazgallardan küfür etmeye, demirlere vurmaya başladılar. Ziyaret, havalandırma yapılmadı. Bizim kata su çıkmazdı, alt katlara inerdik. O geliş gidişlerde askerler küfretmeye, tekme-tokat dövmeye başladılar. Ardından bıyık ve saçların kesilmesi geldi. Onun ardından ziyarete giderken askeri yürüyüş zorunluluğu. Baskın yapıp havalandırmanın ortasında zorla saç bıyık kesme başladı. Kendisine Gestapo Mevlut diyen bir havacı başçavuş vardı. Bizi dövdüğü zincirlere sevgilim derdi. İdareyle konuştuk. Saç-bıyık kesilirse bunlar olmayacak dediler. Kabul ettik. Ama yürüyüş gerekçesiyle işkence sürüyor. Ziyaretçilerinle Türkçe konuşacaksın. Annelerimiz Türkçe bilmez. Biz Kürtçe konuşunca onlar hemen dışarı çıkartılıyor. Orada falakaya yatırıyor, ardından önünü ilikleyeceksin diyor. İki romanımız vardı, yırtıp attılar. Kendi yazdığımız şeyleri de yırttılar.
Açlık grevine gittik. Birinci gününden işkenceyle yemek yedirme operasyonları başladı. Biri falakaya yatırıyor, diğeri zorla yemek döküyor ağzına. Tek kişilik hücrelere götürdüler. Bir de yemeklerde dua okuma eklendi. Ailem de yemeğe otururken dua okur. Ama burada zorla dayatılıyor. 'Allah'a hamdolsun, milletimiz sağ olsun, ordumuz var olsun.'
O arada Gestapo Mevlut yetersiz bulundu. Bir gün, sırtlarında çantalar, askeri marşlarla, 'Allah Allah' diye komandolar içeri girdi. Düşman biziz, dolayısıyla orasını da mekanımız olarak, işgale gelmişler. Böylece Esat Oktay Yıldıran'la tanıştık. Artık işkence ara koridorda yapılıyordu. Falakaya yatırıyorlar. Soyup su döküyorlar. Demir parmaklıklara asıp bedeni geriyorlar. Onunla birlikte gelen Üsteğmen Ali Osman Aydın ve bir de Mevlut var.

YENİ MEVLUT'UN RÜTBESİ NE?

Hamit Kankılıç 18 yaşında girdiği cezaevinden 38 yaşında çıktı. Gezdiği hapishaneler arasında Diyarbakır 5 No'lu da vardı. Kankılıç burada kendilerine 'Kürt müsün, Türk müsün?' diye sorulduğunu, 'Kürdüm' dediklerinde işkenceye alındıklarını anlatıyo

Bu başka bir Mevlut mu?

Evet, çavuş diyorlar ama askerliğin süresi bellidir, bu Esat Oktay gidene kadar görev yaptı. Askerin düğmeleri ilikli olur, bunun yarı göğsüne kadar açık. Ast-üst ilişkisi yok. Devlet içinde, rütbesi görünürde düşük ama daha önemli görevleri olan insanlar olduğunu hissettik o zaman.

Sonra?

Milletvekillerini getirmişlerdi. 20 yaşında askerler hakaretten tut, yer sildirmeye kadar her şeyi yapıyor onlara. 15-20 kişi bir hücrede kaldığımızda kendimizi sarayda gibi hissediyoruz. Bir arkadaş yatakta oturuyor, bacaklarını açıyor, diğeri, sırtını onun göğsüne dayıyor, önündeki aynı şekilde.
Bazen 40-50 kişiyi koyarlar. Pencereler kapalı, soğuk suya deterjan karıştırıp kışın üzerimize atarlar. Üstümüzü değiştiremiyoruz, banyo yok. Hepimizde bit var. İnsanlar ayakta, bünyeler de zayıf. İshaller, kusmalar başlar. Bu süreçte iddianame getirildi ama dağıtılır dağıtılmaz sırılsıklam oldu. Ardından kalaslarla giriştiler. Bir ay sonra mahkeme başladı. Oraya gitmek için arabaya binene kadar 'Türk müsünüz, Kürt müsünüz?' diye sorup 'Kürdüz' dedikçe işkence yaptılar.

Sonra?

Orucunun 45'inci gününde Esat Oktay karşısında ayağa kalkılması dışında uygulamalardan vazgeçileceğine asker sözü verdi. İlk gün kantinden bir şeyler getirdiler. Sonra o söze uyulmadı. Bizi lağımları tıkanmış, insan pisliği kaplı bir hücreye koydular. Bir sürü marş öğretiliyor. Bir de Kenan Evren'in yazdığı Atatürk'ün İlkeleri kitabı. Biri okuyor, diğerleri tekrar ediyor. Hiç Türkçe bilmeyenler var. Birbiriyle konuşmak yasak, mazgaldan izliyorlar, konuşan falakaya. Esat Oktay 'Sizi öyle bir duruma getireceğim ki dışarı bıraktığımda çıkmak istemeyeceksiniz' diyordu.

Ölüm orucunda neler yaşadınız?

Beni tek başıma bir hücreye koydular. Su yok, bir ara idrarımı bile içmeyi düşündüm. 3-4 gün sonra arkadaşlarımın yanına koydular. Parmaklıkların dışına bidonlarla su koyuyorlar. Fareler içiyor, sivrisinekler yüzüyor. Kemal arkadaş vardı, önce gözlerini yitirmişti. 57'inci günde seslendik, ses vermedi. Çok sevip saydığım biriydi. Orucun ölümle sonuçlanacağını biliyorsun ama gerçeklikle karşılaşmak başka. Daha sonra başka arkadaşları da götürdüler böyle. Ben bir depresyon sürecine girdim, 1985'e kadar 2-3 yıl sürdü.

KALKANLI MIZRAKLI BASKIN

İçinize mi kapandınız?

O koridorlar insanın içindeki korkuları yansıtan, korkunç bir manzaraya dönüşmüş. Attığın her adım, aldığın her soluk bunu hatırlatıyor. Anlatmak kolay değil.

Sonra?

1983 ölüm orucundan sonra işkence durdu, 1984'te yine savaşa gider gibi, kalkanlarla, mızraklarla bastılar. Necmettin Büyükkaya öldürüldü. Yine oruç; 85'inci günde anlaşma sağlandı. Yavaş yavaş işkenceler durduruldu, havalandırmaya çıkmaya başladık. Gazeteler kesilmiş de olsa geliyordu. 1986'da ilk kez basın cezaevine girdi, Avrupa'dan heyetler geldi.

Oradan ne zaman çıktınız?

1988 şubatında Aydın'a sevk edildim.

Aydın'a geldiğinizde ne hissettiniz?

İlk geldim, hamamda yıkanacağımızı söylediler. Ailelerin ziyarete geldiğini, bayramlarda koğuşta açık görüş yapıldığını anlattı. Dedim bizimle kafa buluyorlar. Bursa'da yine bir açlık grevinin 22'inci gününde Esat Oktay Yıldıran'ın İstanbul'da vurulduğu haberini radyodan aldım.

MÜZEYLE İNSANLIK KAZANIR

Bütün bunlarla ilgili kin, intikam arzusu duyuyor musunuz?

Bu işin sorumlularından bir hesabın sorulması gerektiğini düşünüyorum. Ama onları fiziki anlamda yok etme anlamında bir intikam duygum yok. Orada hayatını kaybedenler, sakat kalanlar var. Bir yandan da Diyarbakır Cezaevi Kürt halkının kimliğinin ayaklar altına alınmaya çalışıldığı bir yer. Bu cezaevinin kapatılması Kürt halkından bir özür dileme anlamını da taşır.
Nasıl ki Naziler kampları müzeye dönüştürülerek bir daha o tür şeylerin yaşanmamasının bir vesilesi olduysa Diyarbakır'ın da, orada yaşayan insanların hikayelerinin, o vahşet aletlerinin de bulunduğu bir müzeye dönüştürülmesi gerekir bence. Bu, geçmişte yaşananlardan insanlık adına intikam alınmasıdır. Ve Kürt ve Türk halklarının birlikte yaşamasının, kaynaşmasının da aracı olur. Okul yapılması dünyada görülmemiş bir şeydir, o çocukları orada nasıl okutacaksın?

Kendini yakanlar, asanlar oldu

İntiharlar da oldu değil mi?

Dördüncü katta birer hücre bırakarak tutuklular yerleştirilmişti. Bunların içinden Mazlum Doğan Nevruz'da kendini astı. Amacı gelinen noktayı protesto etmekti. Bu arada tuvalette sağına bakıyorsun bayrak, soluna bakıyorsun, 'Ne mutlu Türküm diyene.' Hücre tavanına bakıyorsun bayrak, öteki tarafta 'Türk öğün çalış güven.' Halkların simgelerine saygılıyım. Ve bir halkın çok kutsal saydığı bir simgeyi, örneğin bayrağını götürüp tuvalete çizdirmem. Ve bu ailelerimizden toplanan paralarla yapılıyor.
Bu arada Esat, Mahmut, Ferhat, Mevzi güzel resim yapan arkadaşlar. Onlara çizdiriyorlar bunları. Boyaya karıştırılan tinerden biriktiriyorlar biraz biraz. Mehmet Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek bu tinerle kendilerini yakıyorlar. Onların amacı da protestoydu.
Arkadaşları su atmak istediklerinde de 'Su atmayın benzin atın' diyorlar. İlk etapta idare şaşırıyor. Sonra koğuşa su doldurup herkesi ranzaların altına soktular. Bir süre soğuk suda beklettikten sonra kalaslarla döverek sinema salonuna götürdüler. Burada her türlü işkence yapıldı.

Toplam kaç kişi öldü bu cezaevinde?

Net bir rakam söyleyemem. Resmi rakam 40 kişi. Ama 3-4 yılda binlerce insan girip çıkmış. Bazıları oraya düştüğünü bile gizliyor. AK Parti eski milletvekili Torun diyor ya, 'Diyarbakır'ın altında cesetler olabilir.' Kimse tam bilmiyor.

AYŞE DÜZKAN

aduzkan@gmail.com



0 yorum:

Yorum Gönder

Yorumlarınızda Kişilik haklarına saldırı,küfür ve benzeri ifadeleriniz yayınlanmamaktadır.Yorumları yazarken İsminizi belirtmeniz önemle duyurulur.