24 Şubat 2014

“Dünya bir inkılâp bekliyor…”

Bolu F Tipi Cezaevinde Salih Mirzabeyoğlu ile aynı havalandırmaya çıkan gazeteci Şükrü Sak, Mirzabeyoğlu ile sohbet ve intibâlarını Milli Gazete için yazdı…
 
 “Dünya bir inkılâp bekliyor…”

 Şükrü Sak

Salih Mirzabeyoğlu; 28 Şubat Darbecilerinin verdiği emir-talimatlarıyla idam cezası almış bir fikir  adamı. Tam 16 senedir cezaevinde ve son dokuz yıldır da “kanun geriye yürütülmek” suretiyle “tek kişilik hücre”de. Dosyasında bir tek eylem yok, ne de bir eylem talimatı… Bilinen tek suçu; O’nun “Mütefekkir” kimliği ve yazdığı eserler; başta fikir, şiir, roman, hikâye, otobiyografi tarzı eserler… Batı felsefesinden İslam tasavvufuna, Divân Edebiyatından hukuka, sosyolojiye, psikolojiye, eski Yunan, İslam tarihine kadar onlarca alanda 60’a yakın eser… 
Bugünlerde 28 Şubat darbecilerinin tek tek dışarı çıktığı ve “paralel devlet” yapılanmasından söz edildiği, ama tek suçu FİKİR ÜRETMEK olan Salih Mirzabeyoğlu’nun hâlâ içerde olduğu göz ardı edilmektedir…

 Gündemdeki konular ile ilgili değerlendirmelerinizi soracağım ama, günlük politik mevzular üzerinde konuşmaya isteksizliğinizi daha önce belirttiğiniz için…

Bunun içinde bulunduğumuz şartlardan dolayı, malûm olduğunu, anlaşılacağını farzediyorum…

Anladım efendim…

Fakat, şöyle de bir şey var; -sizin kastınızı göz önüne alarak söylüyorum- bir dünya görüşüne nisbetle, onun pratiği olarak yapılmayan, başı sonu belirsiz her “değerlendirme” de –isterse isabetli olsun- nihâyetinde havada kalır… Öncelikle “siyaset”; hareket olarak, vasıta olarak, hedef ve gaye olarak, “OLUNMASI GEREKEN”in tertibidir, âletidir ve her basamakta ve her türlü görünüşü içinde, “ruh ve fikrin sindirileceği” vesiledir, manivelâdır… “Olunması gerekene” ait en küçük bir imajın, “yapılması gereken”e ait en küçük bir fikrin olmadığı yerde, basit itiş kakış… “Şartların objektif tahliline, şartlara, fikri tatbik edebilmek…” siyasi mücadele dediğin şey budur! Hani? Hangi fikir?.. Şartlara fikri tatbik edemiyorsanız, o ândan itibaren, fikir pörsümeye başlamıştır diyeceğim ama, galiba çok lüks bir ifade olacak…

Fikrin, “aksiyonla” ilgisine mi atıf yapıyorsunuz?...

Şimdi, ben bir fikir adamı sıfatıyla konuşuyorum. Aksiyon fikre dayalı harekettir, fikirsiz hiçbir hareket, ne kadar büyük olursa olsun, aksiyon değildir. Bir harekete yön veren, istikâmet tayin eden; fikir… İdeal (…..) Sanırım anlaşılmıştır, niçin günlük politika konuşmadığım; fikir ve fikir sistemi etrafında, el atabileceğimiz mevzular tabi ki var, fakat onun da, kaval çalan-kaval dinleyen gibi abuk sabuk bir zemine kaymaması için, daha doğrusu “reel bir zemini” olmadığı için, günlük politikadan ziyâde, onu da asıl olarak şekillendirmesi gereken, tefekkür plânında konuşabilirim…

O zaman, “Ölüm Odası”na “nasıl bakılması gerektiğine?” dair bir pencere açmanızı.

Aslında, anlaşıldığına dair bir takım tezahürler görsem, “Ölüm Odası” ile ilgili söyleyeceğim çok şey var… Roman, otobiyografi, hatırât, vesair gibi klasik edebiyat kategorilerinden birine sokulmasa da, bunlarla beraber diğer birkaç kategoriyi de içine alan orijinal bir tarz, dış yüzden şekil olarak bakıldığında böyle…

“Kendi (rönesans)ımızı başlatmak…”

“Ölüm Odası”nda “yapmaya çalıştığınız nedir?” diye sorsam?...

Orda bir nevi; “kâinatta insan-insan’daki kâinat” sırrını kurcalar gibi, hakim Batıcı düşüncenin “mekanik kâinat-mekanik hayat” (robot insan) algısını yıkmak, bunu yıkarken de yerine; İslam tefekkürünün “duygu ve düşünce” alışkanlığını kazandırmak gibi azim bir çaba ve niyet var…

“Ölüm Odası”nda ne yapmaya çalışıyoruz?.. Aslında sadece bu esere mahsus değil, bütün eserlerimizi de içine katarak söyleyebilirim; bir bakıma kendi (Rönesansımızı) başlatmanın heyecanını duyurmaya çalışıyoruz… Bu da kendi değerlerimizi yenilemek anlamına gelir… Beş yüz yıllık çöküş ve çürümeyi tersine çevirmek gibi, zorların zoru bir iş… En genel anlamda Batı karşısında “Doğu” diye anlayın. Mücadeleyi, dava ahlâkını, hep verici olmayı, başını bir gayeye adamayı, ilme, fikre, ideolojiye dayalı bir hareket tarzını yaşamak, yaşatmak, aşılamak… “Olması gerekeni” hayâl ettirebilmek, hissettirebilmek… Batı’nın (Rönesans’ta) yakaladığı ışığı, aşkı, şevki, kendi tarih ve değerlerimiz içinde yakalamak… Bunu yapmaya çalışıyor, yapılması gerekenin bu olduğunu göstermeye uğraşıyoruz. İşte aydınların, sanatçıların, ilim adamı, fikir adamı, akademisyenlerin temel alması gereken zemin bu… Bu da ancak bir ideolocya-sistem temelinde gerçekleştirilebilecek bir şey. Büyük Doğu-İbda Külliyatı bunun için... Dünyada bugünkü ruhî, fikrî, siyasî çöküşü bütün sebeb ve sonuçlarıyla tartarak, tarayarak, anlayarak… Kendi nefs muhasebemizi dibine kadar yapmış, bütün zaaf ve kuvvetlerimizi tesbit etmiş olarak, yepyeni bir ruh ve nizâm yekpâreliği içinde yeniden doğmak…

“Dünya bir inkılâp bekliyor…”

Evet, dünya bir inkılâp bekliyor ve bu inkılâbın adı da İslâm… Dayanak sınıfı da aydınlar… Bugün içinde bulunduğumuz iç ve dış şartların bunu nasıl zorladığını görmek lâzım… Ve asıl ihtiyacımızı; belli sahalarda dinin hikmetlerini en DOĞRU ANLAYIŞLA topluma aplike edecek ve insanlara yaşanmaya değer hayatı bildirecek fikirlere ihtiyaç var… Bu da mihraksız çocuk uçurtması fikirler gevelemekle olacak iş değil, bir “ruh-anlayış-sistem”le, böyle bir sisteme nisbetle yapılması gereken bir iş…

İslami hassasiyetlere yürütülen bazı çaba ve gayretler var; güzel ve de olması gereken çalışmalar. Fakat bir fikre nisbet içerisinde olmadığı için zamanla hem etkisi azalıyor, hem de rastgeleliğe dönüşme eğilimine giriyor…

Bin kere söyledik, bir kere daha söyleyelim; İslam’ın hakimiyeti gayesi etrafında gösterilen samimi çaba ve gayretler, rastgele değil de, böyle bir “sisteme” nisbetle yapılıyor olsa, on senede alacağın mesafeyi-verimi bir senede almak gibi muazzam bir fayda doğacak. Yuvarlandıkça büyüyen kartopu gibi ve bütün insanlığın fikir ve sanat verimini de, kendi keyfiyet bünyesinde eritmiş, kendine mal etmiş olarak… Geçenlerde izledim, Başbakan, BM’nin Müslümanlar söz konusu olduğu zamanki tutumuna karşı, “dünya beşten büyük” diye bir şeyler söylüyordu… Otuz beş yıl önce “Aydınlık Savaşçıları”nda ifadesini bulan duygu-şuur; (“Öğrendiler onlar için olmadığını/ İnsan Hakları Beyannamesinin/ Öğrendiler Birleşmiş Milletler/ Domuzlar Diktatoryasını/ ve tanıdılar parçalanmış göğüslerinde/ Annelerinin/ Çağdaş uygarlığın sırtlan yüzünü…)

Tam bunu “hatırlatmanın” yeri geldiğinde…

Bırak hatırlatmayı, sen hatırlamaz olmuşsun. Bunu, biraz önce söylediğim, “on senede alacağın mesafeyi bir senede alırsın”dan kasdıma da misâl olsun diye söylüyorum; Ne değişti otuz beş seneden bu yana; biz bunu tâ o zaman söylemişiz. Bu “şuurun” kökleşmesi için ne yaptın, onu soruyorum… O zamandan bugünlere –rastgele değil de- “üst üste koyarak” geliyor olsaydın, bugün çok daha başka noktada olurdun; millet olarak… Tabii bizim mânâmız açısından…

“Dünya görüşü-fikir sistemi”

  İslam tefekkürünü günümüz şartları ve ihtiyaca göre “sistemleştiren” bir usûl üzerinde olduğunuzu söylemiştiniz?

Bu söylediğimizin “ne demek” olduğunun anlaşılması için, meseleyi en kökünden ele alıp işaretleyelim; insanın yaratılmasından maksat, Allah’ın emrettiği ibadetlerin eda edilmesi olduğu gibi, ibadetlerin edasından maksat da imânın hakikati olan “yakîn” halini elde etmektir; yakîn, yani şüphesiz, kat’i ve sağlam olarak bilmek… Allah’a iman, din manzumesini O’ndan getiren Resûlü’ne itaatle mümkün olduğuna göre, Resûlü’ne “yakîn” halini elde etmeye çalışmak da Allah’a imanın hakikatindendir, imanın kendisidir; Allah’ın Sevgilisi, Allah’a iman ve itaat kendisiyle mümkün olan… İşte bu noktada, O’na “yakîn” getirme usullerinden biri de, belirttiği liyakat nisbetinde TEFEKKÜRDÜR; ve tefekkürün öyle çeşitleri var ki, has ve hususî  ibadet neviîndendir. Bu tefekkürün –İslam tefekkürünün- cemiyetin ihtiyaç ve yoğrulması gayesi etrafında “sistemleştirilmesi…”

Sanırım, iman Metedolojisi dediğiniz husus da bununla ilgili?...

Öncelikle; aklın kuşattığı hiçbir yerde sır yok, kuşatıldığı her yerde sır var… Allah’ın kuşatılması muhal, kuşatması da mutlak olduğuna göre, ona giden yol “sır idraki”nden başka ne olabilir?.. Sır olmasaydı, “meçhul” olur muydu hiç?.. Meçhul  olmayınca da, ne fikir, ne ilim, ne sanat… Buna bağlı olarak; bütün iş ve hareket şubelerinin, kendi özellikleri çerçevesinde tüttürmeleri gereken “metod ve muhteva ölçüsü”nü Üstadım’dan işaretleyebiliriz:

-“Biricik taktik ve diyalektik olarak, Allah ve Resûlü’ne hakikat dedikleri mevhumelerden değil; bizzat hakikati Allah ve Resûlü’nün emirleri terazisinde tartanlardan olacaksın! Mantık üstü mantığın şu olacak: Doğruyu mu istiyorsun?... Allah ile Resûlü’nün bildirdiği!... Güzeli mi istiyorsun?... Allah ile Resûlü’nün gösterdiği!... İyiyi mi istiyorsun?... Allah ile Resûlü’nün öğrettiği!..” Bunun sistem olarak ifadesi de, bağlı olduğumuz dünya görüşü!..

“Batı tefekkürü ve islam tasavvufu arasında”

Kökleri, “Zamanı aşmış bâtın kahramanları” diye nitelediğiniz, gerçek tasavvuf ehlinin hâl, söz ve yaşayış olarak misâllendirdiği ruha dayanan, kökleri oraya uzanan bir sistem?...

Dünya görüşümüzün tasavvufi derinliği, “fikir suretinde” görülmüştür sanırım; bu kadar, -meseleler içinde- yazıp anlattıklarımızdan sonra… Daha önce de söyledim; İbda İdeolocyası Mektubât’tan süzülmedir, onun, zamanımızın ihtiyacına nisbetle fikirde suret bulmuş hâlidir diye… Malûm; bu yolda iki dev, iki zirve var; İmam-ı Rabbânî ve Muhiddinî Arabî Hazretleri… Bu iki zirvenin bu asırda kesiştiği nokta; “Üç ışık”tır… (Büyük İrşad Kutbu, Abdülhâkim Arvasî hazretleri ve Necip Fazıl.) İbda’ya vücud veren bu temel, bu arka plân… Tasavvufun, topluma bütünü ile şamil değil de, daha hususî bir yol olduğu göz önüne alınırsa, bütünü ile topluma şamil bir fikir sisteminin (İbda) “ruhunu” o yoldan alacağı tabiidir… Bu çerçevede İslam tefekkürüne getirdiğimiz yeni açılımlar, ANAHTAR kavramlar anlaşılmış olsa, bugün her şey çok daha farklı olurdu… Şunu da ilâve edelim; bu meselenin (tasavvuf ve tarikat mevzuları) sahtelerinden nefretimizi bilenler, hakikisini ve hakikatini de candan aziz tuttuğumuzu bilirler…

Örgüleştirdiğiniz düşünce sisteminde “Veli kelamı”nın çok ayrı bir yeri var; “Sütün kaymağı” diyorsunuz ve bir takım meselelerin çözüm çekirdeği diye niteliyorsunuz, bunu biraz?..

Sefillikle ve bayağılıkla- aslından ve hakikatinden uzak- işportacı ağızlara kadar düşen, düşürülen bu mevzuyu, ilgisiz, alâkasız ayak takımının istismarından kurtarıp, göklerdeki yerine, (olur olmaz kullanmamak, oluruna getirip kullanmamak anlamında) iade eden de biziz, bu şuuru uyaran ve sahtelerini tepeleyen anlamında… Boynu bükük mübareklerin(!) her asil değeri kendi çapsızlığına indirmelerine müsaade etmeyerek… Yoksa biliyorsunuz, bu meselelerin –sapık kolları bir tarafa- “gönül sohbetleri”(!) kıvamında nelere âlet edildiğini…

İslam tasavvufu ile batı tefekkürü arasında –bütün eserlerinizde görülen- mekik dokur gibi gidip gelişleriniz, sanki iki zıddı birleştirmeye çalışır gibi çarpık bir değerlendirme(!)ye tabii tutulmuştu bir aydın tarafından?

Tamamen yanlış!.. “Birleştirmeye çalışır gibi” ne demek! Değil…

Batı tefekkürünü İslam Tasavvufu önünde hesaba çekmek. Onun bizden (İslâm’dan) aldığı doğruları “aslına irca” ve bir sistem içinde yerli yerine oturtmak; yaptığımız bu… Ne kuru, ruhsuz bir nakilcilik, ne de ezbere soydan bir tekrar yok bunda! Ben yitik malımı tanırım, “bulduğum” benim yitiklerim veya benden (İslâm’dan) çalınmış olanlar… (……) Bakın, ortalama Batılı aydının İslâm karşısında müthiş derecede hileli bir tavrı vardır. Diğer, Hind, Çin vesair “doğu mistizmlerine” karşı öyle değil ama. Onlardan alırken kaynak gösterir, adresi verir ve bir nevi reklamını yapar, idealize eder… İslâm’dan aldıkları-veya çaldıkları- söz konusu olduğunda tam tersi, gizler, örter, üzerine yatar, kendi buluşu, kendi icadı gibi…

Kendinizi ve düşünce sisteminizi tarif ederken söylediğiniz; “Batı tefekkürü ile İslâm tasavvufu arasında kanatlarını açmış” diye niteliyorsunuz, bunu biraz?..

Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu önünde hesaba çeker ve muhasebe ederken, temel noktalarımızdan bir tanesi şu ölçü; “İslâm, bulduktan sonra aramanın rejimidir.” Senin “hakikat” diye bir kaygın yok ki! Daha doğrusu hâlin ve tavrın; hiç de “hakikati bulmuş” adamın hâli ve tavrı değil, ne de o “itminan hissi” dediğimiz… Mutlak mânâda hakikate teslim olmuş insanın hâli?.. Ezber soyundan geveleyip duruyorsun; “Hürriyet hakikate esarettir” filan diye. İşte o ne? Onu soruyorum; Hakikate esaret gerçek hürriyettir! Bu, senin ne anladığın, ne de şahsında görünen, isbatladığın bir hakikat? Yok! Hürriyet, ruhî idrakin tekâmülü mânâsına, bilgilenme süreciyle aynı şeydir… Bu, hem hürriyetin ne olduğunu ve hem de niçin gerekli olduğunu izah eder… Anlatabiliyor muyum? Bu anlamda da, İslâm’dan başka hiçbir sistem, gerçek mânâda ferdi ve toplumsal özgürlüğü garanti edemez! Hürriyetin gayesi, sadece hak ve hakikat olmalıdır.

Bugün ağzına “demokrasi” lafını almadan, neredeyse cümle kuramayacak hâle gelmiş aydınların çelişkisini de gösteren bir durum bu?..

Doğrudan Üstadım’ın ifâdesiyle söyleyeyim: Esaretlerin en korkuncu başıboş Batı hürriyetçiliğidir ve aslında, herkese mahsus bir söz, herkese mahsus bir fikir, herkese mahsus bir hakikat yoktur. Hakikat birdir. Onu yine bir kişi bulur, bir milyon kişiye tasdik ettirir. Böylece nizâm ve âhenk dediğimiz şey doğar. Ve böylece, ister istemez reyler tekte birleşir. Eğer bu bir kişinin bulduğu şey eğri ve yanlışsa, başka biri çıkar, yine tek başına bulur, yine bir milyon kişiye tasdik ettirir. Ve yine böylece reyler hakta toplanır. Büyük ve soylu kavga, bu “bir kişi”ler arasında, usûl, tahlil ve terkip altında cereyan eder.

Yine demokrasi ekseninde ve demokrasi dayanak yapılarak, bir nevi suçlama veya “önemsiz, bir şey ifade etmez” kasdıyla kullanılan bir kelime; “Marjinal”… Sanki “doğru”, kalabalığın olduğu yerdedir gibi, sahte bir algıya da yol açıyor, tekrarlana tekrarlana da, “Marjinal” demek; kötü, yanlış, hak ve hakikatin zıddına gibi bir içerikle kullanılmaya başlıyor?...

Üstadım’ın kavram putperestliği dediğine benzer bir durum… “Marjinal” diyorlar, söyleyecek bir şey bulamadıkları zaman. Evet, bir nevi suçlama ve hafifseme kasdıyla… Hileli bir yaklaşım tabii ki… Halk çoğunluğuna, halka nisbetle marjinal olmayan kim var?.. Bakanlar Kurulu, hükümete nazaran Marjinaldir, Meclis çoğunluğuna göre de hükümet Marjinal… Genelkurmay da, polis de, halk çoğunluğuna nisbetle marjinal… Halka göre de tamamı… Şimdi bu ölçüye göre bakarsan, “Hakikati” söyleyene, temsil edene “Marjinal” deyip, çoğunluğun söylediği “yanlışa” mı uyacaksın? Sonra… “Çoğunluğun her yaptığı doğrudur” gibi bir zımni kabul nereden geliyor?.. Demokrasi diye diye iş nereye gidiyor, görüyorsunuz… Bu kuru mantık yürütmelerden kurtulmak lâzım. Yukarıda Üstadım’dan işaretlediğim husus; Hakikati “bir kişi” bulur… Yoksa “bir milyon kişi bir araya gelip, hakikati bulup”, ona tabi olmuş gibi(!)… Değil… İnsanlar hazırlop argümanlarla konuşmaya alışmışlar, çilesi çekilmemiş ezbere klişelerle. Misâl söylüyorum; demokrasi diyorsun, hadi diyelim, söylediğin anlamda “demokrasi tamam” olsa, ne diyeceksin, hangi fikir ve ruhu hâkim kılacaksın? Değil mi…

“Demokrasi için zorlama…”

Mevzu, demokrasiye gelmişken, Amerika ve Batı’nın bizim gibi ülkeleri “demokrasi için zorlamalarının” asıl sebebi?...

Bu meselenin fikrî ve kültürel arka plânını “Başyücelik Devleti” isimli eserimizde bütün yönleriyle izâh ettik. Burada kestirmeden şunu söyleyebilirim; Uluslararası emperyalizmin çıkarları ve hedefleri için bir “vasıta” olmaktan öte bir anlamı yok! “Demokratik rejim” dedikleri, Batı dışındaki İslâm ülkeleri ve 3. Dünya ülkeleri için çukulatayla kaplanmış bir zehirdir!..

Niçin?..

Batı toplum ve yaşayışının içinden doğan demokrasi, Batı’nın ayrılmaz parçası SÖMÜRGECİLİĞİN uzantısı olarak ihraç ediliyor. İhraç edildiği ülkelerde, gördüğünüz gibi, “altı kaval üstü şişhane” oluşumlara vücut veriyor… İşin diğer yanı da, bu vaziyet hem onlara -Batı’ya- demokrasi adına müdahale hakkı hem de dolaylı ve dolaysız yollardan bolca imkân sağlıyor, malûm… İşlerine gelen yerde müdahale ettiklerini ve askerî güç de kullandıklarını biliyorsunuz, işlerine gelmeyen yerde seyirci kaldıklarını da!..

-Dolaylı ve dolaysız yollardan bolca imkân elde etmelerini sağlıyor dediniz?...

-Kaba bir bakışla bile hemen görüleceği üzere çarklar şöyle işliyor;  bir yandan “ferdî hak ve hürriyetler” kapsamında ekonomi alanının “kâr” ve “çıkar” ilişkilerine dayalı düzeninde TAYİN EDİCİ MEVKİYE GEÇMEK, öte yandan para gücüyle “iç”e ve “dış”a bakışta kamuoyu oluşturucu işbirlikçi basını gütmek, demokratik kitle örgütleri adı altında kamuoyu baskı gruplarını temsil eden ve oluşturan kuruluşlar vasıtasıyla işi Milletlerarası alana âit kılmak, her biri her birinin içinde ve birbirleriyle alâkalı buna benzer çeşitli tesir unsurlarıyla SİYASÎ İKTİDARI TAYİN etmek…

-Kısaca?..

-Bu sayede, bir memleketin ahlâkî, hukukî, sosyal, iktisadî ve siyasî yapısını, işine geldiği gibi, işine gelen tonda yönlendir!.. Daha ne olsun!..

-Biz de millet iradesine niye saygı duyulmuyor diye…

-Değil mi ama?.. Bak, Meclisin duvarında “Hâkimiyet Milletindir!” yazıyor ama, iktidara gelmek için veya iktidara gelince gözler hep Amerika ve Batı’nın baba devletlerinde! Batı emperyalizminin iktisatta nazım rolü oynayan bankalarının kredi verdi-vermedi tutumunun iktidarı belirleyici rolü, aynı minvâlde “dış yardım” ve “askerî yardım” meselesi?.. Bunun son örneğini Mısır’da gördünüz…

-“Birleşmiş Milletler’in ‘İnsan Hakları Bildirisi’ ile BM Antlaşmasının “insan haklarına” ilişkin maddelerinde geçen; “ırk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin” lâfları?..

-Kuru bir palavradan ibarettir!... Devletlerin eşit olarak oturmadıkları bir masa etrafında, Milletler nasıl eşit olacak?.. BM, bizzât Güvenlik Konseyi’nin yapısı ile bir “Domuzlar Diktatoryası” olduğunu göstermektedir… Güvenlik Konseyi’nin “veto hakkı” olan daimi üyeleri arasında niçin bir tane bile halkı Müslüman ülke yok?...

-Bizde, bu durumu sorup sorgulayan –rahmetli Erbakan’ın dışında- bir siyasî lider niye yok, bu da ayrı bir mesele galiba?..

-Bakın, rejimi İslamî olmadığı hâlde bile, halkı Müslüman olan ülkelerin yeri pabuçluk!.. Anlaşılıyor galiba… (….) Netice şudur; Batı’nın DEMOKRASİ DAYATMASI, herkesin eşit olarak haklardan istifade edeceği bir dünya bütünlüğü için değil, George Orwell’ın ünlü eseri “Domuzlar Diktatoryası”nda geçtiği gibi, “Hepimiz eşitiz ama, bazılarımız biraz daha eşit” anlayışı çerçevesinde bir düzene boyun eğdirme zorbalığıdır…

-Bu zorbalığın buradaki görüntüsü?..

-Biraz daha açarsak… Bizdeki anayasa ve kanunların herkes için geçerli hükümleri önünde, sayısız “adamına göre muamele” örneklerine ve şu en son, Amerika nezâretinde işletilen “hukuk”(!) tezgahına bakmak yeter…

-Amerikan Büyük elçisi, operasyonda iki gün önce; -iktidarı kastederek- “Bizi dinlemiyorlar, İran’la ticarete devam ediyorlar, bir imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz” diyor, sabah da malûm hadise…

-Tablo bütün çıplaklığı ile ortada… Fazla söze hacet bırakmıyor, bugüne kadar gizli kapaklı yürütülen –yürütülmeye çalışılan- ne varsa meydana dökülüverdi bir ânda… (…)

Bu meselelerin fikrî ve ideolojik çerçevesini tâ doksanlı yıllarda ortaya koyduk; “karar alma-emir verme” şeklinde tarif edilen iktidarın, başka devletlerle ilişkilerinde şu veya bu şekilde bir TABİ OLMA durumu varsa, bu takdirde iş “BAĞIMSIZ OLUP OLMAMA” meselesini ortaya getirir… Bağımsızlık meselesi; yani hâkimiyet meselesini…

-Amerika ve Batı karşısındaki “hâkimiyet” durumumuza bakalım?...

-Bugüne kadar olan buydu kasdıyla söylüyorum, -bundan sonra ve yarın ne olur Allah bilir- Biz Amerika ve Batı’nın güçlü devletleri karşısında iktisadî, askerî ve tabiî ki siyasî mahkûmiyetleri olan her ülke gibi, onların karalarında sadece figüran roller aldılar… Sosyal, kültürel ve eğitim plânında resmi ideolojinin, daha doğrusu “resmi ideolojisizliğin” yetiştirdiği tipler de, aslında bu role uygun yetiştirildi, yetiştiriliyor…

-Bağımsızlık lâfta kalıyor yani?..

-Daha önce de değişik vesilelerle söylediğim gib; Dostunu ve düşmanını kendi tayin edebilme durumunda olmayan bir devletin bağımsızlığı sadece lâftan ibarettir… Yani “hakimiyet”, sınır dışı bir yerlerde… Öyle olmasa, bu kadar kolay at oynatılabilir mi, alın size “siyasî tablo…”

“Bir kaç çizgi…”

-“İslam’a Muhatap Anlayış” mevzuunun fıkhî niteliğine çok sık temas ediyorsunuz, bu konuda müstakil bir eseriniz de var?..

-İmam-ı Gazali hazretlerinin “fıkh”ı tarifini biliyorsunuz, anlattık… Fıkıh “anlayış” demektir. Bu manada anlaşılmak üzere söylüyorum; fıkıh; fetva kitablarında dercedilmiş, fıkıh kitablarında yazılmış “hüküm”leri ezberlemek, bilmek demek değildir. Yaşadığımız hayattan kopuk, arşivlerde istifli hükümleri tekrarlamak değildir… Fıkıh; her an yüz yüze olduğumuz, hayat kadar canlı, dinamik, yaşayan, işleyen, eşya ve hadiseler karşısında görünen “anlayıştır…” İçinde bulunduğumuz zamanın meselelerine çözüm getirebilmek, çözümler üretebilmektir…

Misâllendirmek gerekirse; “Ne çok ilim sahibi olduğun”la değil, sahip olduğun ilimle, “Hangi problemi, hangi meseleyi çözdüğün?”le, çözebildiğinle “görünür” olan “anlayış…” Yoksa, şöyle de bir (paradoks) doğar; Teknik imkânların bolluğu ve yaygınlığı sayesinde, herkes her şeyi “biliyor” veya herkes, her istediği “bilgi”ye anında tek tuşla ulaşabiliyor?... Bilgi mi?.. Bilgi. Demek ki başka bir şeyden söz ediyoruz; bilip-bilmemekten de önce gelen; “Bildiği şeyi niçin bildiğini?” bilen, “gerekli olan”ın bilgisine ulaşmış, bu bilgiyi “doğru bir anlayışla” yorumlayan usûlden…

Daha kestirmeden söyleyelim; Akıp giden zamana bak, içinde bulunduğumuz duruma bak, bizzât hayatın içinde karşı karşıya olduğumuz meselelere bak, ona göre BİR ŞEY SÖYLE… Mevcut vaziyeti “fıkhî açıdan?” izâh et, buyur?... Çözümünü göster, çözümün nasıl hayata geçirileceğini?... “Bildiğini, niye bildiğini bilmemek” gibi bir mesele çıkıyor karşınıza… Yine geldik, “anlayış-İslam’a Muhatap Anlayış” mevzuuna…

-Farklı siyasî düşünceler arasındaki zıdlaşma ve kavgaların, “asıl düşman” yüzünü gösterdiğinde bir “yakınlaşmaya” dönüşebileceğini söylemiştiniz…

-Evet… Bu tarihte çok sık rastlanan bir durum, günümüzden misâllendirmek gerekirse; Bugün gelinen noktada, Erbakan’ı düşmanlarının bile “rahmetle anıyor olmasını” iyi değerlendirmek lâzım… Amerika ve Batı’nın gerçek yüzünü tâ başından beri biliyor olanlarla, bunu sonradan farkedenler arasındaki fark… Özellikle, Amerika ve Batı’nın –İsrail de dahil- “gerçek niyetini” gösteren, “demokrasi için zorlama” bahsi etrafında anlattıklarımızı göz önüne alırsanız, hem “içten” hem “dıştan” kol kola yürütülen saldırı ve dayatmalar karşısında; Ehl-i Sünnet, anti emperyalist ve tam bağımsızlıkçı “Mili” bir çizgiyi koruyarak iktidar olma mücadelesinin zorluğunu görürsünüz… Şu son hadiseler buna iyi bir örnek; “içten ve dıştan” derken, kasdımı gösteren….

-İçinde bulunduğumuz zaman dilimiyle ilgili bir “devir” hükmü koymak gerekirse?....

-Bütün putlar bir bir yıkıldı, yıkılıyor… Bunda bizim gizli veya açık tesirimiz, işin ehline malûm olsa gerek. Halid b. Velid hazretlerinin Kâbe’deki putları yıkması, çok mânâlı bir “hatırlama-hatırlatma”… Biliyorsunuz; Halid b. Velid; İslam’ın yayılma sembolüdür, dışa doğru fetih ve yayılma… O dönemde her boy, kabile, aşiret toplumsal bir görev üstleniyor… Bunlar da “askerî kanat” rolünü… İçinde bulunduğumuz devir? Herşey böyle sona doğru yaklaşıyor sanki, artık zaman; “Ahir zaman-son devir” olarak ifâdelendirilen… Bu meseleyi “hususileştirip”, mânâların letâfetini zedelemeden, bu zaman diliminin “Halidî karakterini” de fısıldamış oluyorum… Yani? “İstikbâl İslâm’ındır!”, bu bir devir ve zaman hükmüdür aynı zamanda…

 



 “Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu arasında”

Kökleri, “Zamanı aşmış bâtın kahramanları” diye nitelediğiniz, gerçek tasavvuf ehlinin hâl, söz ve yaşayış olarak misâllendirdiği ruha dayanan, kökleri oraya uzanan bir sistem?...

Dünya görüşümüzün tasavvufi derinliği, “fikir suretinde” görülmüştür sanırım; bu kadar, -meseleler içinde- yazıp anlattıklarımızdan sonra… Daha önce de söyledim; İbda İdeolocyası Mektubât’tan süzülmedir, onun, zamanımızın ihtiyacına nisbetle fikirde suret bulmuş hâlidir diye… Malûm; bu yolda iki dev, iki zirve var; İmam-ı Rabbânî ve Muhiddinî Arabî Hazretleri… Bu iki zirvenin bu asırda kesiştiği nokta; “Üç ışık”tır… (Büyük İrşad Kutbu, Abdülhâkim Arvasî hazretleri ve Necip Fazıl.) İbda’ya vücud veren bu temel, bu arka plân… Tasavvufun, topluma bütünü ile şamil değil de, daha hususî bir yol olduğu göz önüne alınırsa, bütünü ile topluma şamil bir fikir sisteminin (İbda) “ruhunu” o yoldan alacağı tabiidir… Bu çerçevede İslam tefekkürüne getirdiğimiz yeni açılımlar, ANAHTAR kavramlar anlaşılmış olsa, bugün her şey çok daha farklı olurdu… Şunu da ilâve edelim; bu meselenin (tasavvuf ve tarikat mevzuları) sahtelerinden nefretimizi bilenler, hakikisini ve hakikatini de candan aziz tuttuğumuzu bilirler…

Örgüleştirdiğiniz düşünce sisteminde “Veli kelamı”nın çok ayrı bir yeri var; “Sütün kaymağı” diyorsunuz ve bir takım meselelerin çözüm çekirdeği diye niteliyorsunuz, bunu biraz?..

Sefillikle ve bayağılıkla- aslından ve hakikatinden uzak- işportacı ağızlara kadar düşen, düşürülen bu mevzuyu, ilgisiz, alâkasız ayak takımının istismarından kurtarıp, göklerdeki yerine, (olur olmaz kullanmamak, oluruna getirip kullanmamak anlamında) iade eden de biziz, bu şuuru uyaran ve sahtelerini tepeleyen anlamında… Boynu bükük mübareklerin(!) her asil değeri kendi çapsızlığına indirmelerine müsaade etmeyerek… Yoksa biliyorsunuz, bu meselelerin –sapık kolları bir tarafa- “gönül sohbetleri”(!) kıvamında nelere âlet edildiğini…

İslam tasavvufu ile batı tefekkürü arasında –bütün eserlerinizde görülen- mekik dokur gibi gidip gelişleriniz, sanki iki zıddı birleştirmeye çalışır gibi çarpık bir değerlendirme(!)ye tabii tutulmuştu bir aydın tarafından?

Tamamen yanlış!.. “Birleştirmeye çalışır gibi” ne demek! Değil…

Batı tefekkürünü İslam Tasavvufu önünde hesaba çekmek. Onun bizden (İslâm’dan) aldığı doğruları “aslına irca” ve bir sistem içinde yerli yerine oturtmak; yaptığımız bu… Ne kuru, ruhsuz bir nakilcilik, ne de ezbere soydan bir tekrar yok bunda! Ben yitik malımı tanırım, “bulduğum” benim yitiklerim veya benden (İslâm’dan) çalınmış olanlar… (……) Bakın, ortalama Batılı aydının İslâm karşısında müthiş derecede hileli bir tavrı vardır. Diğer, Hind, Çin vesair “doğu mistizmlerine” karşı öyle değil ama. Onlardan alırken kaynak gösterir, adresi verir ve bir nevi reklamını yapar, idealize eder… İslâm’dan aldıkları-veya çaldıkları- söz konusu olduğunda tam tersi, gizler, örter, üzerine yatar, kendi buluşu, kendi icadı gibi…

Kendinizi ve düşünce sisteminizi tarif ederken söylediğiniz; “Batı tefekkürü ile İslâm tasavvufu arasında kanatlarını açmış” diye niteliyorsunuz, bunu biraz?..

Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu önünde hesaba çeker ve muhasebe ederken, temel noktalarımızdan bir tanesi şu ölçü; “İslâm, bulduktan sonra aramanın rejimidir.” Senin “hakikat” diye bir kaygın yok ki! Daha doğrusu hâlin ve tavrın; hiç de “hakikati bulmuş” adamın hâli ve tavrı değil, ne de o “itminan hissi” dediğimiz… Mutlak mânâda hakikate teslim olmuş insanın hâli?.. Ezber soyundan geveleyip duruyorsun; “Hürriyet hakikate esarettir” filan diye. İşte o ne? Onu soruyorum; Hakikate esaret gerçek hürriyettir! Bu, senin ne anladığın, ne de şahsında görünen, isbatladığın bir hakikat? Yok! Hürriyet, ruhî idrakin tekâmülü mânâsına, bilgilenme süreciyle aynı şeydir… Bu, hem hürriyetin ne olduğunu ve hem de niçin gerekli olduğunu izah eder… Anlatabiliyor muyum? Bu anlamda da, İslâm’dan başka hiçbir sistem, gerçek mânâda ferdi ve toplumsal özgürlüğü garanti edemez! Hürriyetin gayesi, sadece hak ve hakikat olmalıdır.

Bugün ağzına “demokrasi” lafını almadan, neredeyse cümle kuramayacak hâle gelmiş aydınların çelişkisini de gösteren bir durum bu?..

Doğrudan Üstadım’ın ifâdesiyle söyleyeyim: Esaretlerin en korkuncu başıboş Batı hürriyetçiliğidir ve aslında, herkese mahsus bir söz, herkese mahsus bir fikir, herkese mahsus bir hakikat yoktur. Hakikat birdir. Onu yine bir kişi bulur, bir milyon kişiye tasdik ettirir. Böylece nizâm ve âhenk dediğimiz şey doğar. Ve böylece, ister istemez reyler tekte birleşir. Eğer bu bir kişinin bulduğu şey eğri ve yanlışsa, başka biri çıkar, yine tek başına bulur, yine bir milyon kişiye tasdik ettirir. Ve yine böylece reyler hakta toplanır. Büyük ve soylu kavga, bu “bir kişi”ler arasında, usûl, tahlil ve terkip altında cereyan eder.

Yine demokrasi ekseninde ve demokrasi dayanak yapılarak, bir nevi suçlama veya “önemsiz, bir şey ifade etmez” kasdıyla kullanılan bir kelime; “Marjinal”… Sanki “doğru”, kalabalığın olduğu yerdedir gibi, sahte bir algıya da yol açıyor, tekrarlana tekrarlana da, “Marjinal” demek; kötü, yanlış, hak ve hakikatin zıddına gibi bir içerikle kullanılmaya başlıyor?...

Üstadım’ın kavram putperestliği dediğine benzer bir durum… “Marjinal” diyorlar, söyleyecek bir şey bulamadıkları zaman. Evet, bir nevi suçlama ve hafifseme kasdıyla… Hileli bir yaklaşım tabii ki… Halk çoğunluğuna, halka nisbetle marjinal olmayan kim var?.. Bakanlar Kurulu, hükümete nazaran Marjinaldir, Meclis çoğunluğuna göre de hükümet Marjinal… Genelkurmay da, polis de, halk çoğunluğuna nisbetle marjinal… Halka göre de tamamı… Şimdi bu ölçüye göre bakarsan, “Hakikati” söyleyene, temsil edene “Marjinal” deyip, çoğunluğun söylediği “yanlışa” mı uyacaksın? Sonra… “Çoğunluğun her yaptığı doğrudur” gibi bir zımni kabul nereden geliyor?.. Demokrasi diye diye iş nereye gidiyor, görüyorsunuz… Bu kuru mantık yürütmelerden kurtulmak lâzım. Yukarıda Üstadım’dan işaretlediğim husus; Hakikati “bir kişi” bulur… Yoksa “bir milyon kişi bir araya gelip, hakikati bulup”, ona tabi olmuş gibi(!)… Değil… İnsanlar hazırlop argümanlarla konuşmaya alışmışlar, çilesi çekilmemiş ezbere klişelerle. Misâl söylüyorum; demokrasi diyorsun, hadi diyelim, söylediğin anlamda “demokrasi tamam” olsa, ne diyeceksin, hangi fikir ve ruhu hâkim kılacaksın? Değil mi…

 

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Yorumlarınızda Kişilik haklarına saldırı,küfür ve benzeri ifadeleriniz yayınlanmamaktadır.Yorumları yazarken İsminizi belirtmeniz önemle duyurulur.