Kaya Balaban: “Allah Rızası İçin Yaptığımız Hiçbir Şeyde Canımız Acımadı!”


Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun gençlik yıllarında yakınında olan, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun güdücülüğünü yaptığı Gölge ve Akıncı Güç dergileri olmak üzere Büyük Doğu-İbda davasının çileli günlerine uzun yıllar bizahiti şahidlik eden Kaya Balaban vefat etti.. Geçtiğimiz sene Baran Dergisi kendisi ile bir söyleşi gerçekleştirmişti. Türkiye'de 'Akıncılar'ın nasıl kurulduğunu başından geçen işkenceleri ve çileyle geçen bir ömrü anlattığı söyleşi bir döneme şahitlik ediyor.  

İşte o söyleşi..

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun gençlik yıllarında yakınında olan, başta Salih Mirzabeyoğlu’nun güdücülüğünü yaptığı Gölge ve Akıncı Güç dergileri olmak üzere Büyük Doğu-İbda davasının çileli günlerine uzun yıllar bizahiti şahidlik eden Kaya Balaban beyefendi geçtiğimiz hafta Baran Dergisi’ne ziyarette bulundu. Biz de böylesine kıymetli bir ağabeyimizle sohbet fırsatı elde etmişken, hem tarihe şahidlik etmek ve hem de o günlerin atmosferini bugüne taşıyarak nelerin hangi şartlarla devşirildiğini daha iyi anlamak için kendisine, Gölge’den Akıncı Güç’e, Kumandan’ın Üstad ile olan münasebetinden o dönemde İslâmcı camianın içinde bulunduğu vaziyete kadar birçok meseleyi sohbet havasında konuşacağımız bir röportaj teklifinde bulunduk. Sayın Balaban söyleşi teklifimiz üzerine “biz bu davanın hamallığını yaptık, kendini göstermenin değil, ecrinin peşindeyiz!” diyerek teklifimizi nazikçe reddetti. Bunun üzerine dergimiz yayın kurulu üyelerinden Kazım Albayrak’a vaziyeti izah edip dergi adına bir söyleşi yapabilmek için ricada bulunduk... Neticesinde, Kaya Balaban ağabey ile söyleşiye başlarken ilk öğrendiğimiz ders, kendini her fırsatta ve fotoğrafta göstermek isteyenlerin bedbaht hâli ile Allah davası ve rızası için iş yapmanın gönül rahatlığı arasındaki fark oldu. Zaten söyleşimizin sonunda söylediği cümle, bu güne kadar dava yükünün nasıl taşındığını hem bizlere ve hem bu söyleşiyi okuyanlara anlatan bulunmaz bir nasihat olacaktır: “Canımızın acıdığı her hadisede araya nefsimiz girdi; Allah rızası için yaptığımız hiçbir şeyde canımız acımadı!”


12 Eylül darbesi döneminde gözaltına alınıp işkence gördünüz. Nasıl oldu anlatabilir misiniz?
Benim militan arkadaşlarım vardı. O kadar tembih etti annem, “kötü çocuklarla gezme” diye. Benim hiçbir suçum yoktu yani, arkadaşlarım (Tebessüm ederek Kâzım Albayrak’a bakıyor bu esnada) yüzünden aldılar...
O dönemde solcular etkindi, siz de İslâmcı camianın içerisinde… 
İstanbul Akıncılar Teşkilâtı’ndaydık.
“İslâmcı camia”nın İslâm’ı algılamasında bir farklılık mı vardı?
Gölge Dergisi’yle beraber “Akıncı” ismi İslâmî camiaya girdi. Gölge Dergisi’nde, bilhassa yurtdışındaki uluslararası mücadele veren Müslümanları “Akıncılar” olarak isimlendirdik. Morolu Akıncılar, Filistinli Akıncılar gibi… Akıncılar ismini yurtdışından başlayarak içeriye doğru kullanılması gereken tabir olarak işaretledik. Böylece içerideki Müslümanlar arasında da “Akıncı” ismi kullanılmaya başlandı.
Niçin Akıncı ismi? Neden buna ihtiyaç duyuldu ve bu ismi kim koydu?
Salih Mirzabeyoğlu Gölge Dergisi’nde Akıncı kavramını kullanarak yazılar yazdı. Müslümanların Millî Türk Talebe Birliği’nden başka bir mecrası yoktu. “MTTB’liyse Müslümandır” diye bir algı vardı. MTTB de geçmişi ve geleceği belli, kendine göre mücadele vermesine rağmen sahada olmayan bir organizasyondu. Sahada Ülkücüler ve Komünistler vardı. Ülkücülere karşı Dev-Genç, Dev-Sol gibi sol örgütlenmeler vardı. Müslümanlara da sahada bir isim lâzımdı ve bu isim de Akıncılardı.
Yoksa Müslümanlar ikisinin arasında kaynayacaktı…
Tabiî ki. Akıncıların isim babası Salih Mirzabeyoğlu’dur. Mirzabeyoğlu, İslâm haysiyetini ayakta tutmak için çaba sarfetti. Çünkü o dönemde tabir-i caizse Müslümanlar ezikti, ürkekti; “vur kafasına al ekmeğini” durumundaydı. Bunla alâkalı bir hatıra anlatayım. Eskişehir’de bir miting düzenlendi, parti ismi kullanılmadı. Hasan Özkeçeci vardı, mitingi o organize etti ve mitingde iki-üç kere “Müslüman Türkiye” diye slogan atıldı. Sene 1970… Kaldırımda sakallı, bastonlu bir dede hüngür hüngür ağlıyor, “aman çocuklar şimdi jandarma gelecek, niye böyle bağırıyorsunuz” diyor. Müslümanlar bu kadar ezilmişlik ve korku içinde, şehrin göbeğine “Müslüman Türkiye” deyince jandarma gelecek diye korkuyorlar.
Menemen sendromunun hâlâ sürmesi miydi bu sizce?
Durumu kendi şahid olduğum bir hadiseyle izah edeyim, daha iyi anlaşılır. Millî Nizam Partisi ilk kurulduğunda, parti bürosuna gidip gelmeye başlamıştım. Parti bürosu Eskişehir’in göbeğinde, kalabalık bir çarşının içinde, üçüncü kattaydı. Millî Nizam Partisi’nde yönetici olanlar veya orayı ziyarete gelenler, sokağın başına geldiklerinde arkalarına, sağlarına-sollarına bakarlardı, pasajın önüne geldikleri zaman müstehcen film oynayan sinemaya girer gibi gizlice girerlerdi. Partiye bile böyle giriyordu insanlar, hayatını ortaya koyup geliyormuş gibi bir korku vardı.
Öyleyse, “Mirzabeyoğlu, Cumhuriyet’in ilk yıllarından o güne kadar Müslümanların üzerindeki baskıyı kırmak ve psikolojik ezikliği ortadan kaldırmak için çabaladı” diyebilir miyiz?
Kumandan onu kırmak için hayatını ortaya koydu. İşin lafıyla çilesini ayırt etmek bakımından bir şey söyleyeceğim: O zamanlar İstanbul’a Hukuk Fakültesi’ne gidip geliyor, biz de lisedeyiz. Bizden büyük, 30-35 yaşlarındaki abilerle oturup konuşuyoruz. Bir gün birisi, “yeter artık çıkalım bir şeyler yapalım” dedi, bir diğeri de “yapalım ama silahımız yok ki kardeşim” cevabını verdi. Baskı artık milletin gırtlağına kadar gelmiş, zaten komünistler iyice coşmuş. Eskişehir kozmopolit bir yerdi ve oradan İslâmî bir fışkırış değil, İslam düşmanlığıyla temayüz etmiş Komünist bir çıkış bekleniyordu. Bütün yüksek okullar komünistlerin kontrolündeydi. İşte bu konuşma esnasında, mezkûr “abiler” öyle dert yanarken, adı malum kişi birden ortadan kayboldu. Yarım saat sonra geldi elleri kan içinde. Dört-beş tane av tüfeğiyle fişek almış. “Bir saattir silah yok, silah yok diyorsunuz, alın size silah ne yapacaksınız bakalım” dedi. “Sen bizim başımızı belaya sokacaksın” diye silahları çöp tenekesine atıp çil yavrusu gibi dağıldılar. “Bunlardan iş çıkmaz, bunlar işin geyiğini yapıyorlar” dedi. İşte sahici insan ile boş lafla ömür geçirenler arasındaki derin fark...
Samimi olmadıklarını da ispatlamış oldu.
İlk orada başladı. Ondan sonra bildiriler hazırladı. Gölge ismi tâ o zaman konulmuştu, 1970’lerin başında, 71 falan… Bildiriler basıp, fabrikaların önlerinde, öğretmenler sendikasında (TÖS) dağıtıyorduk. Türkiye Öğretmenler Sendikası o zaman Solcuların elindeydi, milletin gitmeye korktuğu yerlerdi buralar. O zaman Gölge ismi altında bildiriler dağıttık. Bu faaliyetler Solcular açısından büyük sıkıntı oldu, çünkü İslâmcı bir kanattan böyle bir hamle beklemiyorlardı. Çünkü şeriat gericilikti, bastırılması gereken bir tehlikeydi onların nazarında. “Eyvah bir yerlerden birileri bir şey kurcalıyor” dediler. Kendi adıma ben pek farkında değildim yaşım itibariyle, lakin karşıdaki panik çok büyüktü. Tabii insan tecrübelenince hak vermiyor da değil korkularına. Mesela geçenlerde Malatya’da hanımlara özel “pemberay” yapmışlar, tramvayda sadece hanımların kullanacağı bir bölüm. Halka soruyorlar, halk “çok memnunuz” diyor. Kızın birine sordular “ben karşıyım, bu burada durmayacak her yere yayılacak, bir sürü yerde haremlik selamlık olacak” dedi. Olandan değil, olması muhtemel olandan korkuyor. Onun açısından bakınca paniklemekte haklı. Kenan Evren ne demişti, “Allah korusun bunlar şeriatı getirecekler”. Allah korusun ve şeriatı getirecekler ifadeleri yanyana; düşünebiliyor musunuz garabeti?
Yani Gölge dergisi o baskıyı kırıp Müslümanlara yeni bir düşünme şuuru mu verdi?
Gölge Dergisi’nin çıkışı, bizim değil, Mirzabeyoğlu’nun isyanı ve patlamasıdır. Biz Kumandan’ın yanında olma şerefine eriştik. Biz başta, onun, amiyane tabirle, delikanlılığına, arkadaş satmamasına hayran olduk. İlk başlarda benim ve akranım olan arkadaşlarım açısından meselenin hiç bir ideolojik ciheti yoktu. Başımız belaya girerse gidip onun kapısını çalıyorduk. Racon diliyle söyleyecek olursak “abi bana posta koydular” diye gidiyorduk. O da gider tek başına meseleyi “çözerdi.” O başı sıkışanın koştuğu adamdı. Oradan aramızda bir yakınlık doğdu. “Salih Mirzabeyoğlu için ne dersin?” diye sorarsan bana, söyleyeceğim tek bir şey var; münafıklığın alametleri sayılırken önce yalan söylemek ve sözünde durmamak denir. Ben Salih Mirzabeyoğlu’nun 1970’ten beri bir kere yalan söylediğini görmedim. Başka bir şey anlatmama gerek var mı? Hiç yalan söylemeyen bir adam olur mu? Al işte yalan söylemeyen bir adam. Dava için bile yalan söylemeyen bir adam. Prestij amacıyla “haydi gençler eyleme gidin bir şey olmayacak” dersin ya, hâlbuki Salih Mirzabeyoğlu bir şey olacaksa onu da söyler, “tedbirinizi alın, orada şunlar olacak, ona göre gidin” der. Hareket için bile yalan söylemedi. Hepimizin annesi-babası var. En güvenilir yer Salih Mirzabeyoğlu’nun yanıdır, senin burnun kanamasın diye seni annenden babandan fazla düşünür. Ama dava için ölmen gerekiyorsa git öl, o ayrı mevzu. Dava için harcanacaksa hep beraber harcanacağız zaten. Annem derdi “oğlum memleketi siz mi kurtaracaksınız?” “Anne memleketi kurtarmak için değil, gidersek kendimizi kurtaracağız Allah’ın izniyle”… Biz kurtulduk mu memleket de kurtulur.
O dönemde, Salih Mirzabeyoğlu’nun Necip Fazıl ile olan ilişkisinden bahsedebilir misiniz?
O zaman sadece Necip Fazıl’ın konferanslarına gidiyordu. Üniversiteye ya yeni girmişti ya da lise sondaydı, Üstad Eskişehir’de bir konferans vermişti. Üstad kalabalığın içinde, korumalar yol açıyor, Salih Mirzabeyoğlu de en ön safta Üstad’ın yanında. Üstad ayrılırken, onun başını okşayarak “seni hiç unutmayacağım” demiş. Salih Mirzabeyoğlu o zaman daha lise talebesi…
O kadar kalabalık içerisinde niçin o?
Onu Üstad hayatta olsaydı da keşke sorsaydık. Hiçbir şey tesadüf değildir, her şeyin bir hikmeti var. Hakikaten de Üstad unutmamış.
Sonradan Akıncı Güç döneminde Üstad ile olan münasebeti?..
Gölge’de değil de Akıncı Güç döneminde, Üstad’ın iki dükkân altındaydık biz. Üstad’ın bizden haberi yok. Biz Sıdıka Batu Hanı’ndaydık Günaydın Gazetesi’nin karşısında, Üstad da köşede Büyük Doğu’daydı. Aramızda iki veya üç bina vardı. Akıncı Güç çıktı. Akıncı Güç’ün ilk sayısı Üstad’a ithaf edilmişti. O sayıyla Üstad’a gidildi. Ondan sonra Üstad’ın iltifatları… “Müjdelerin Müjdesi”, “Işık” yazısı… “Benim peşinden koşacağım bir gençlik gelmiş” diyordu Üstad.
Gölge’nin üzerinde biraz daha dursak iyi olur kanaatindeyim… Çıkış atmosferi nasıldı Gölge’nin?
İşin fikrî tarafı konusunda yorum yapacak ehliyeti kendimde görmüyorum. Zaten ben daha çok meselenin uygulama kısmındaydım. Derginin siyasetini ve fikrî zeminini oluşturan Kumandan’dı. Cağaloğlu Üretmen Han’da Millî Gazete ve Yeni Devir var. Abim Yalçın Turgut orada çalışırken, Kumandan da gidip geliyor. Bir oda tutmuşlar. Bir masa ancak konuluyor odaya. O şartlarda çıktı Gölge.
Gölge döneminde size enteresan gelen tevafuklardan bahsedebilir misiniz?
Gölge Dergisi’nin iki veya üçüncü sayısıydı. Dergi matbaadan çıkıyordu, biz beş-altı kişi, ne kadar insan bulabiliyorsak, dergileri koltuğumuzun altına alıyorduk, Cuma günleri büyük camilere gidip avluda dergi satmaya çalışıyorduk. Süleymaniye Camii’ne gitmiştik. Üniversite ikinci sınıftaydım o zaman. Dergi satıyoruz. İçeriden biri çıktı, beraberinde ona hürmet eden 20-25 kişiyle. Muzaffer Özak’mış, ben tanımıyorum. İki-üç tanesi eğildi ayakkabılarını buldular, ayakkabılarını falan giydirdiler. Kendine has takkeleri falan var. Bir arkadaş, ayakkabılarını giydirdiklerini görünce, elindeki dergiyi havaya kaldırıp “kula kulluk etmeyin, Allah’a kulluk edin” diye bağırdı. Bir an durduk, yüzüne karşı ayıp oldu diye düşündük; Muzaffer Özak olduğunu da bilmiyoruz. Muzaffer Özak “evladım gelir misin?” dedi. Arkadaş da biraz diklenerek gitti yanına, “ne diyorsun sen?” demesini bekliyor. “Muzaffer Özak, “bir dergi verir misin?” dedi. Aldı dergiyi, çıkardı 500 lira verdi, bir dergi 5 lira, 100 dergi parası verdi. “Kolay gelsin” dedi. Döndü bize “bu ne” der gibisinden, “ne bilelim, adam sevdi seni herhalde” dedik. Belki de “kula kulluk etmeyin Allah’a kulluk edin” tepkisi hoşuna gitti, bilmiyorum. Sonra avluyu polis bastı; diklenmeyi seven arkadaşa sin kaflı bir şeyler söyleyince, o da polise vurdu. Aldılar, karakola götürdüler, sonra gittik aldık karakoldan.
Gölge döneminde eylemlilikte artış oldu mu?
Gölge o kadar hızlı çıktı, o kadar tesirli oldu ki; daha 4 veya 5. sayısında, Samsun’dan lakabı “Tarzan” olan bir adam mektup yazdı. Adı da Mustafa: “Ben Samsun’dan Mustafa, lakabım Tarzan. Tarzan diye tanırlar” diye başlayan bir mektup. Mektupta Samsun’da yaptığı eylemleri yazmış. 8-10 madde yazmış, Samsun’da tek başına yaptığı eylemler. O zaman ortada İslâmî bir oluşum yok. Tek başına ve dayanamamış eylemler yapmış. Eylemlerini yazmış, altına da adını, soyadını, adresini yazıp imza atmış. Mektubun sonunda da “ben böyle bir adamım, Gölge’nin temsilcisi olmak istiyorum” diyor. Böyle karakterde bir adam “işte bu benim dergim, benim bunu dağıtmam lâzım” demiş. 6. Sayı, Nazif Keskin geldi, kapıdan girdi, “selamün aleyküm, ben Nazif Keskin, Beyaz Saray’ın önünde kitap sergisi açıyorum. Sizden almıyorum; ama bana Gölge’yi getiriyor çocuklar, satıyorum orada. Hatta Gölge sattığım için Ülkücülerle iki-üç kere kavga ettim” dedi. “Aleyküm selâm, hoş geldin kardeşim, ne istiyorsun bizden” dedim. “Mümkünse bana üç tane bilmem ne lâzım” dedi. Burası bir dergi ha… Dergi çıkmış 6. Sayısında kapıdan bir adam giriyor ve “bana bilmem ne lâzım” diyor. Dergi o kadar tesirli ki, “bu dergide her şey vardır” diye düşünüyorlar. Büroda ben vardım, başka kimse yoktu, “yarın akşamüstü gel, al” dedim. Tevafuk evde de vardı. Akşamdan hazırladım. Ertesi gün verdim. Cahilliğe bak, bu polis olabilir. Öyle paldır küldür gidiyoruz. Geldi, aldı gitti. Sonra Nazif ile çok samimî olduk. Buradan derginin ve Müslümanların ruh hâlini anla. Müslümanlar itilip kakılmaktan o kadar kötü bir haldeydi ki “burada Müslümanların haysiyetini kurtaracak bir hareket var” diye bakılıyordu.
Bir taraftan da imanı ve heyecanı olanlara bir ses olmuş.
Anadolu’dan fışkırış o zaman oldu. Çok samimiydik elhamdülillah. Boğaz tokluğuna, bir paket sigara, bir otobüs biletiyle, hiç para düşünmeden, sağda soldan para toplayarak dergi çıkarıyoruz. Anadolu’ya dergi yolladığımız adamlara da, “bunları satın, parasını bize göndermeyin, yer tutun oranın kirasını verin, toplantılar yapın” diyoruz. Hiçbir yerden bize beş kuruş para gelmiyordu. Çırpınarak çıkarıyor, bedava dağıtıyorduk; “ama parasını adam gibi kullanın” diyorduk.
Gölge döneminin tirajı kaçtı?
Bir sayımız 12 bin, bir sayımızda da 20 bin küsurdu. Bir ara dağıtımını Gameda ile yaptık. Dağıtımdan 5-6 bin iade geliyor. Dağıtım şirketine gittim, niye bu kadar iade geldiğini sormak için. Dağıtım listesine bir baktım Anadolu şehirlerine 5-10 tane gidiyor, İzmir’e 3 bin tane; 2 bin 600’ü iade. “Ne yapıyorsunuz, bu ne biçim dağıtım listesi?” diye sordum, “bizim dağıtım politikamıza karışamazsınız” dediler. Bir arkadaş vardı orada, onunla görüşüp listeleri gizlice değiştirdik. Ondan sonra tirajımız normale döndü...
Şişli’de bir eylem olmuştu. 
Şişli’de İsrail eylemi yapmıştık. İsrailliler, Beyrut’ta bir katliam yapmıştı. Onun üzerine İsrail Konsolosluğu’nu basalım diye gittik. İsrail Konsolosluğu yerine İsrail Havayolları’nın camı çerçevesi indirildi. Rahmetli Metin Yüksel de vardı, Şişli Camii’nin orada bir duvara çıkıp konuşma da yapmıştı. Orayı toplanma yeri olarak belirlemiştik. 100-150 kişi toplandık orada. Bizi konsolosluğa götürecek çocukla beraber slogan atarak yürüyoruz. Osmanbey’e geldik, bir baktık İsrail Havayolları. “Hazır gelmişken indirelim” dedik. Yakup Kaldırım da vardı yürüyüşte. Dedi ki “ulan bu çok zevkliymiş, Taksim’e kadar gidelim böyle, dağılmayın”. Taksim’de polis tertibat almış, 20-25 kişiyi polise kaptırdık.
Eğitim ile alâkalı bir katsayı eylemi yapılmış. Ondan bahseder misiniz?
Ya 1978 ya da 79’da. Şu anda öyle bir şey yapmak daha zor kanaatimce. Üniversite imtihanı var, saat 9.00’da başlıyor. Beyazıt’ta ana caddenin üzerindeki Kimya Fakültesi’nin önünde çocuklar toplanmış, imtihana girecekler, ellerinde evraklar falan kuyrukta bekliyorlar. O duvarın kenarına aşağı-yukarı 2-2,5 metre boyunda afiş yapıştırdık. Kumandan’ın yazdığı bir yazıydı. Mehmet Ülger ozalite çekti onu, çünkü matbaada o kadar büyük bastıramadık. Oraya yapıştırdık ve dört-beş sene evveline kadar orada duruyordu. Üzerini çimentoyla kapatmışlar, biraz rengi değişmiş. Dört-beş sene evvel geçerken gördüm onu, bayağı da keyiflendim 35-40 senelik afiş duruyor diye.
İlk ihtilâlci ses Gölge’nin (1975 yılı) gonga vuruşu ve yurdun her yerinden yükselen aksiyon sesleri. Aksi seda gibi değil, kendinden zuhur olarak. Başı İstanbul’un çektiği yedi Yüksek İslâm Enstitüsü de atalet çemberini kırdı. Gölge’nin eseri olan Yüksek İslâm Enstitüsü’ndeki boykot eyleminden bahsedebilir misiniz?
1977 yılında Yüksek İslâm Enstitüsü’nde, Kâzım Albayrak’ın da ön safta olduğu boykotlar başladı. Okul idaresi düzene kapıkulu öğrenci yetiştirme derdinde. Her şahsiyetli Müslüman gibi boykot çerçevesinde bir başkaldırı başladı. Düzenbaz ve mezhepsiz hocalar kovuldu, tartaklandı ve dövüldü. Gölge kadrosu olarak okulda bu boykotlara destek verdik. Devamlı boykot nöbetlerindeydim. Öyle ki okulun öğrencisi sanılıyordum. Hâlbuki işletmede okuyordum. Metin Yüksel ve ekibi, öbür üniversitelerden akıncılar (Yıldız vs.) desteğe geliyorlardı. O dönemde Fetullah Gülenci öğrenciler polis koridoruyla yani devletin desteğiyle Yüksek İslâm Enstitüsü’ne geldi, maksatları boykotu kırmak. “İslâm’da boykot yoktur” diyen zihniyet bunlar. Nurettin Veren’in itiraflarında, o gün okulun civarına destek maksadıyla Fetullah Gülen 10 kişi ile gelmiş. Düşmanlıkları derin ve çok eskiden beri var yani bunların. Düşünün, sene 77… Gelmişler, yanlarına da gafil Müslümanları almışlar. Tabii bunları sonradan öğrendik. Fakat İbda çizgisi, 30 sene önce, 1987’de “Fettoş” diye damgalamıştı bu haini. Hem de sözde ilim ve irfan ehli ses çıkarmazken ve üstelik böyle diyoruz diye bize fitneci deyip kızarken. Neyse… O gün yaptıkları bu eylem kırıcılık yanlarına bırakılmadı tabiî; bizimkilerden bir grup Mecidiyeköy’e kadar onları takip ettiler ve o gün yaptıklarının hesabı soruldu, yani iyice pataklandılar... Arada 10 katına yakın sayı farkı olmasına rağmen. Aldığımız yaralara ise hiç aldırmıyorduk. Başımıza şu gelir, bu gelir diye düşünmedik hiç…
Salih Mirzabeyoğlu sayesinde Müslümanların bu türlü bir eylemliliğin içine girmiş olmasının Solcular üzerinde bir tesiri oldu mu?
İstanbul’da Dev-Sol ve Dev-Yol hem birbirlerini yiyorlardı, hem de Ülkücülerle boğuşuyorlardı. Biz de bu boğuşmanın içine girmek istiyorduk ki halkımız bu ülkenin sadece Komünistlerle Ülkücülerin olmadığını bilsin. Meydan boş değil yani. Bu malzemeleri (bildirileri vs.) 33 tane Akıncı teşkilâtına dağıttık. Her birine üçer-dörder tane verip “alın bunların sesini duymak istiyoruz” dedik. “Bizim mahallede pis bir yer yok” diyenler de çıktı. Olmaz olur mu, her mahallede var; Dev-Sol, Dev-Yol, kumarhane, seks filmi oynatan yerler, pis mekânlar her mahallede vardı. İhtilâl sonrasında sordular bana “dernekte mevlüt şekeri dağıtır gibi bazı malzemeler mi dağıtıyordunuz?” diye. Metin de rahmetli olmuştu ve bütün polisler de tanıyordu. “Metin Yüksel’i tanıyor muydun?” dedim. “Evet, tanıyorum” dedi. “Metin geldi dağıttı, ona mâni olabilir miydik?” dedim. “Yok, olamazsın delidir, dağıtır” dedi. “Ecri artsın bari Metin’in” dedim. Allah rahmet eylesin.
İKPC (İslâm Kurtuluş Partisi Cephesi) ve onun yayın organı Huruç’un eylemlerini de Akıncı Güç’ten okuyoruz.
Bu mevzuda ancak şunu söyleyebilirim ki, kıt imkânlar içinde çok işler yapılmıştır bu dava için… Çoğu zaman farkında değildik yaptığımız çalışmaların çokluğunun, Allah bereketlendirdi. Biz samimiydik. Çok tesirliydi ve alan çok bakirdi. Müslümanlarda hiç hareket yoktu. İlk olmanın tesiri; ama şunu söylemeliyim, fikirden mahrum bir ilk olursan, bir tesiri olmaz. Bizim arkamızda ise Kumandan vardı. Kumandan boşa kürek çekmedi. 12 Eylül askerî darbesinde ben, abim, Kâzım ve iki kardeşi bir gece alınmıştık. Samandıra Askerî Kışlası’nda yoğun işkence altında İKP-C, Huruç, Akıncı Güç sorularına muhatap olmuştuk. Birçok Akıncı gönüldaş da işkenceye alınmıştı. Allah’a şükür hiçbir şeyi kabul ettiremediler ve herkesi 20 gün sonra serbest bıraktılar.
İran’dan gelen bir tekliften bahsetmiştiniz sohbetimiz esnasında…
80’lerin başında Gönüldaş Yayınları’na İranlı bir yetkili gelerek (ismi halen hafızamda), “matbaa, dergi, kitap masraflarınız bize ait olsun; övmenizi de istemiyoruz, Şiilik aleyhinde bir şey yazmayın” diyor. Bu teklif reddediliyor; fakat bu tür teklifleri kabul edenler oluyor daha sonra. Mesela bunlardan birisi İrancı çizgide yayınlarıyla meşhur Girişim Dergisi. 11 sayı çıkan bu derginin son sayısında, herhalde dalgınlıklarına geliyor, Hazret-i Ömer’in adaletiyle alâkalı bir yazı yayınlanıyor. Bunun üzerine musluklar kesiliyor ve dergi de kapanıyor. Tabiî ki böylesi bir tavır, muvazaacı mizaçlara bu uygun. Ama İbda, bu tür şeyleri kökünden reddeden bir yapıdır.
Biliyorsunuz, bir dava şehidlerini vermezse yükselemez. İşte canların canı uğrunda 15 Temmuz’da verilen 250 şehid. Yoksa zulme dur denemezdi. 80 dönemlerinde Akıncı geleneğini yaşatan şehidlerden bahseder misiniz? Bizi şehidler bahçesinde biraz gezdirebilir misiniz?
Rahmetli Metin Yüksel, Sanayi Mahallesi’nden Salih Kara, Gürsel Kabadayı, Erdoğan Tuna, Balat’ta şehid olanlar, Soğanlık’ta şehid olan vs. Aradan 40 sene geçti kayıtlara bakın. Okulları boşaltıp gittiğimiz şehidlerimiz. Akıncı Güç’e de şehidlerden gelen gidenler oluyordu. Allah şehidlerin bereketini üzerimizden eksik etmesin. Metin’in şehadet haberini Ankara’da Erbakan Hoca ile seçim çalışmalarını konuşurken aldım. Abdurrahman Dilipak da basın danışmanı olarak orada. Rahmetli Hoca bize bir şeyler anlatıyor. Ben dedim ki, “hocam bana şu anda bir şey anlatma, çünkü ben seni dinleyemiyorum. Metin’in şehid olduğu haberini aldım. İstanbul’a gideceğim. Abdurrahman’a söyle o bize anlatır.” Hoca önündeki dosyayı kapattı, “tamam o zaman, sana hayırlı yolculuklar” dedi.
Kumandan nevi şahsına münhasır bir kimse; yani taklidi gayri kabil… Zaman zaman ve bugün “kumandancılık” oynayanlar çıkıyor. Bu hususta ne düşünüyorsunuz?
Bırak kumandancılığı, peygambercilik oynayanlar var. Ne yapalım? İbişliğin sonu yok… Safralar dökülüyor, bu bakımdan hiç üzmeyin kendinizi. Duamız, Allah bizi o duruma düşürmesin. Allah korusun nefs taşıyoruz. Üç kişi pohpohlar, kendini bir şey sanırsın, ondan sonra kayar gidersin. Rezil olursun! “Gibi” olmaz kardeşim, “asıl” olacaksın. “Kumandan gibi” olmuyor. Elhamdülillah öyle samimiydik ki, hiçbir Müslüman’ı küçük görmedik. Düzgün iş yapan adamı sevdik; bize küfreden bir grubun içinden biri, iyi bir iş yaptığında “bunu düzgün yaptılar” diyebildik. “Düşmanına bile adil ol” diyor ya. Düşman olmak bile ona değer vermektir. Bir sürü saçma sapan grup vardı; ama iyi bir şey yaptıkları zaman takdir ediyorduk. Şahit olduğum şeyler var. Adam diyor ki “doğru söylüyor; ama niye Salih Mirzabeyoğlu söylüyor?” Buna tahammül edemiyor, o söylediği için kabul etmiyor. Böyle kıskançlıkları gördük.
Kıskançlık deyince hatırımıza Kadir Mısırlıoğlu geldi. O günlere ait hatırladıklarınız neler onun hakkında?
Biz “Akıncı” diye bastırdığımız zaman, Kadir Mısıroğlu Sebil Gazetesi’nde zehir zemberek bir yazı yazdı. “Fitne çıkarıyorlar, Müslümanları bölüyorlar, MTTB var, akıncı nereden çıktı” filan… Sebil Gazetesi’nin eski sayılarında bulabilirsiniz. Akıncıya tepki gösterdi; ama Akıncı kelimesi öyle bir tuttu ki, üç ay sonra Sebil de manşet attı, “Akıncı’nın dergisi Sebil” diye… Maalesef böyle bir mizaç... Ama şu açıdan seviyorum onu, ortada dolaşan kalitesiz, ucuz Kemalistler var ya, onlar da bunu bir şey belleyip İslam’a olan nefretlerinden ötürü onun bazı söylediklerinden kahrediyor. Nefret ediyorlar. Size Kadir Mısıroğlu ile alâkalı bir hatıramı da anlatayım müsaade ederseniz:
Akıncı Güç’ü basıyoruz. 33-34 bin tirajımız vardı. 1, 2 ve 3. sayıyı Millî Gazete’de bastık. Parasını 4. sayıda itibaren vereceğiz diye anlaştık. Millî Gazete’nin matbaasında basılıyor, uçaklara yükleniyor, Millî Gazete nereye gidiyorsa Akıncı Güç de oralara dağıtılıyor. 3. sayıdan sonra rahmetli Erbakan Ankara’da bir mitingde, üzerinde “Akıncı” yazan bir dergi çıkardı ve “bizim dergimiz budur, bunun dışında dergi almayacaksınız” dedi. O derginin başına da Abdülkadir Özkan’ı koymuş. O mitingden sonra bizim tiraj 7500’e düştü. 4. sayıyı bastırmak için Millî Gazete’ye gittim, “Kusura bakmayın basamayacağız” dediler. “Niye basamıyorsunuz?” diye sordum, “Ankara’dan emir geldi, dergi basımı yasaklandı” dediler. Ben de “bu çok kötü oldu, 4. sayıyı basınca size ilk üç sayının parasını verecektim” dedim. “Para falan istemiyoruz, o bizim hediyemiz olsun” dediler. Böyle bir güzellikleri oldu. Ondan sonra Dünya Gazetesi’nde basmaya başladım. Orada tiraj 12 bine çıktı tekrar. Matbaada, tam saat öğlen 11:30’da matbaacı “bir bobin kâğıdınız eksik abi, bir bobin bul bana yoksa dergi eksik çıkacak, bir buçuk saat içinde getir senin kalıpları sökmeyeyim, devam edeyim” dedi. Baktım orada dünya kadar bobin yığılı. “Bunlar ne?” dedim, “Kadir Mısıroğlu’nun Sebil’in bobinleri” dedi. “Bunlardan birini kullan ben sonra koyarım yerine” dedim, “izin almadan olmaz abi” dedi. Kadir Mısıroğlu’nun yeri de Dünya Gazetesi’nin tam karşısında. Koştum oraya, “Akıncı Güç’ü basıyorum Dünya Gazetesi’nde bobinim bitti, senin bobinlerden bir tane tartalım, ya parasını vereyim sana ya da ben bobin alıp yerine koyayım” dedim. Üç-dört kişiyle beraber oturuyorlar, “bu sayı da eksik çıksın Akıncı Güç” dedi. “Eksik çıkmaz, ben bobin bulurum da beni yorarsın” dedim. Yanımda da 1500 lira para var, bir bobin almaya yetecek kadar. “İyi canın sağ olsun” dedim, döndüm arkamı gidiyorum, seslendi “senin bir arkadaşın var ya, Yakup, arkadaşının bana 1500 lira borcu var, niye o borcunu getirmiyor?” dedi. Benim de ağırıma gitti, cebimdeki 1500 lirayı çıkardım verdim. Çıktım dışarı cebimde bobin alacak para da yok. Bir kağıtçı vardı, vadeyle kağıt verirdi. Gittim ondan aldım.
Büyük Doğu’ya gidip gelirken alakanızı çeken bir hatıranızı anlatır mısınız?
Bir gün Büyük Doğu’ya Afganistan’dan Ruslara karşı savaşan mücahidler geldi. Yardım için para istediler. Üstad da onlara İdeolocya Örgüsü’nü verdi, “size yapabileceğim en büyük yardım budur, alın bu eseri tercüme edip okutun” dedi. Tabiî Afganlar Üstad’ı anlayamadı, “biz para istiyoruz, o bize kitap veriyor” deyip söylenerek gittiler. Gün geldi Afganistan’da, Pakistan’da Müslümanlar iktidara geldiler ama İslam’a muhatap bir anlayışları, dünya görüşleri olmadığı için kalıcı olamadılar. İşte Büyük Doğu-İbda böylesine kuvvetli bir silahtır anlayan için. Bunu anlamayanlar ise iktidarlarını kaybetmeye mahkûmdurlar.
Eserlerinde ve hayatında bu apaçık olmasına rağmen şahidlik etmek mânâsında soruyorum; Salih Mirzabeyoğlu ile Üstad’ın ilişkileri nasıldı?
Kumandan sürekli oradaydı. Üstad’ın kapısı hep açıktı, ama odasına biz girmezdik. Hayri Adalı vardı, Üstad’ın beğenisine uygun yemekler yapardı, o yüzden yemekleri ona yaptırırdık. Akıncı Güç çıkıp da Üstad bizi çağırdıktan sonraki dönem oradaydık. Üstad “Rapor”ları çıkarıyordu o zaman, hazırlanması, çizimleri, matbaa takibi sırasında biz yanındaydık sürekli, çalışıyorduk. Ama Üstad ile Kumandan ayrı. Kumandan’ı çağırırdı odaya, ne konuştuklarını bilmezdik. Hususî görüşürlerdi. Yalnız Üstad’ın Kumandan’a bir gün “onlar benim biyolojik evladım, benim asıl evladım sensin” dediğini duydum. Kumandan olmasaydı, bizim Üstad’ı görmeye ne fikrî yapımız müsaitti ne de başka bir şeyimiz.
Kumandan olmasaydı Üstad’ı nasıl bilirdik?
Mehmet Akif gibi Müslüman bir şair olarak bilirdik. Ama o kadar... Kumandan olmasaydı, İbda ile muhatap olmayan bütün Büyük Doğucular gibi, Üstad’ın herkesi sarhoş eden muazzam konferanslarından sonra “ne anlattı?” diye sorulduğunda “bilmiyoruz” derdik. “Çok muhteşemdi” diyor, “ne anlattı?” diye soruyorsun, “bilmiyorum ki abi” diyor. Üstad’ın ne anlattığını Kumandan çok iyi anlıyordu. Muradını kestirebiliyordu. Millet ise muradını kestirmiyor, o ziyafetin sadece keyfine varıyordu. Şekilde tatmin oluyordu; ama içten yaşamıyordu. Bu bakımdan Üstad’ın misyonunu meydan yerine diken Kumandan’dır.
Üstad’ın çilesine ve fikrine değil de, sanatkârane söyleyişine, o da zahiren hayranlık duyuyorlar.
Evet, o güzel cümleye takılıyorlar, işin özüne varamıyorlar. Bir gün Büyük Doğu’ya biri geldi, Üstad yoktu, “Üstad’a çok yakınım” falan filan diyor, beni etkilemeye çalışıyor. Kumandan da içeride… Ben de “çok mu yakınsın, biz Üstad ile aynı simidi bölüşüp yiyoruz” dedim. Adamın bütün havası kaçtı. Yalan da söylemedim, bir gün simitçi geçiyordu, Üstad “koş bana bir simit al” dedi, aldım geldim. “Bu bana çok” dedi yarısını kopardı verdi, bütün mesele de bu. Adam gittikten sonra Kumandan beni çağırdı, “padişaha en yakın kişi kim?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “İbrikçibaşı, beş vakit abdest alsın diye su döküyor” dedi. Öyle simidi bölüştük yakınım havalarına girme, sahiden yakın ol, ibrikçibaşı durumuna düşme dedi yani. İşin hamallığından başka rütbe beklentimiz yoktu. İşin parsası derdinde hiç olmadık.
“Surat tanımak adam tanımak değildir” mevzuu.
Bir gün çocuğun biri Üstad’ın kapısını çalmış “Üstad’ım seni görmeye geldim” demiş. Üstad da yüzünü göstererek “gördün mü oğlum, hadi şimdi güle güle” demiş.
Son olarak gençlere hitaben bir kapanış cümlesi istesek ne söylemek istersiniz?
Ukalalık gibi algılamayın, bu dava buralara kadar hiç zor gelmedi; çünkü canımızın acıdığı her hadisede araya nefsimiz girdi, Allah rızası için yaptığımız hiçbir şeyde canımız acımadı. Birebir yaşadım ve şahidim; Allah rızası için attığım adımlarda ayağım taşa hiçbir zaman değmedi, ne zaman ki tökezlediysem işin içine nefsim girdi. Hiç korkmayın! Allah rızası için bir iş yapıyorsanız umduğunuzdan çok daha bereketli olur.


Baran Dergisi 561. Sayı


Kaya Balaban Kimdir?


0 yorum:

Yorum Gönder

Yorumlarınızda Kişilik haklarına saldırı,küfür ve benzeri ifadeleriniz yayınlanmamaktadır.Yorumları yazarken İsminizi belirtmeniz önemle duyurulur.