M. Emin Saraç Hocaefendi: Bu topraklar La ilahe illallah ile yoğrulmuştur ve bize öyle yadigâr kalmıştır

 


M. Emin Saraç Anadolu İmam Hatip Lisesi öğretmen ve öğrencileri tarafından hazırlanan İnşirah Edebiyat dergisi son sayısını M. Emin Saraç Hocaefendi ile yapılan özel röportajlara ve yazılara ayırmış. Hocaefendi ile yapılan söyleşilerin ilkini sizlerle paylaşıyoruz.

Muhterem hocam, bu mecmuamızda sizlerle konuşmamız tarihe bir not düşmek gibi de olacak inşallah. Öncelikle Emin Saraç Hocaefendi kimdir, bize kendinizden ailenizden bahsedebilir misiniz?

Bismillahirrahmanirrahim. Efendim, Tokat’ın Erbaa kazası Tanoba kasabasında dünyaya geldim. Dedem Nakşibendî Meşayıhından Üzeyir Efendi. Niksar’da Mahmud Hüdâyi Hazretleri’nin hülefasından Osman Keşfî Efendi’nin ismiyle maruf camiin medresesinin hocasıydı. Bahrullah Efendi’nin de halifesiydi. Babam Hafız Mustafa Efendi. Kendisi tasavvuf ehli, ibadet ehli bir insandı. Bunun bir tezahürüdür ki; anneciğimle beraber teheccüde kıyam eder ve bizi de okutmak için kaldırırlardı. Sabah namazına kadar Kur’an okuyacağız, namazdan sonra derslerimizi tekrar edeceğiz ve sonra uyuyacağız. Allah kendilerinden razı olsun, o zulümat günlerinde okumamız için bizimle böyle alakadar oldular. Zulümat günleri diyorum zira ilkokul mekteplerinde Allah’ın varlığını inkâr edecek sözler söyleniyordu o günlerde, o derece yani. O günlerde babam bizi hafızlığa da başlattı elhamdülillah. Hafızlığımız devam ederken 1940’ta abimle birlikte Niksar Arasta Camii’nde mukabele okumaya başladık. Ayrıca 1941-42-43’te Merzifon’da Kara Mustafa Paşa Camii’nde Ramazanlarda mukabele okuduk. Ben nasıl oldu tam hatırlayamıyorum daha sonra İstanbul’a Ali Haydar Efendi Hazretleri’ne gönderildik. Aynı tekkeye mensubiyetlerinden dolayı babamla tanışıyorlardı. Ali Haydar Efendi Hocamız bizi bir hafta kadar misafir etti. Sonrada Üçbaş Medresesi’ne gittik ve orada okumaya başladık. O zamanlar Arapça eserleri elde tutmak çok zor. Biz dersleri hünkâr mahfilinde gizlice okurduk. Ya önce hoca çıkar, biz sonra çıkardık, ya da biz önce çıkardık, hoca en son çıkardı. O şekilde ders okurduk. Kitaplarımızı da orada bırakırdık. 1946’dan sonra biraz daha rahat okumaya başlamıştık.

Hocam o zor günlerde gerek siz gerek babanız, dedeniz hiç jandarmanın baskılarına muhatap oldunuz mu?   

Ben olmadım ama babam olmuştu. Babam bizi okutmaya başladığı zaman jandarmalar gelip babamı götürmüşlerdi ve biz çok korkmuştuk. Babam hâkim huzuruna çıkarıldığında kendisine ‘’Arapça okutmak yasak, medreseler kapatıldı, sen neden hala Arapça okutuyorsun?” diye sormuşlar. Babam da orada, ‘’Ben çocuklarıma kimsenin ırzına, malına, canına kastedecek şeyler öğretmiyorum. Ben Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ı okutuyorum, ben Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ı okutuyorum…’’ der ve gözlerinden yaşlar akmaya başlar.

Babanız ceza aldı mı o mahkemeden?

Aldı, tabii aldı. Altı ay ceza aldı o mahkemeden. Elhamdülillah o günler geçti.

Peki, muhterem hocam biz İstanbul’da, kaldığımız yerden devam edelim.

Evet efendim. Burada altı yedi sene okuduk. Fakat Ali Haydar Efendi Hocamız bu iş burada bitmez. Bu ilim burada okumakla tamam olmaz, derdi sürekli. Mısır’a gideceksiniz derdi. Biz de elhamdülillah, Allah nasip etti, gittik. O gitme işleri hengâmesi de ayrı bir hikâyedir ya…

1950 senesinde bidayetinde biz Mısır’daydık. Evvela bizi imtihan ettiler. Hafız olduğumuzu öğrenince şaşırdılar. O dönemde Türkiye’de nasıl hafız yetişir diye hayretlerini beyan ettiler. Sonra sordukları bazı sualleri cevaplayınca bizi doğrudan liseye kaydettiler. Liseden sonra bazı arkadaşlar Usulü’d-Din’i tercih ettiler, ben ise Külliyetü’ş-Şeria’yı tercih ettim. Allah’a çok şükür imtihanı kazandık. Hiç unutmam ikindi namazını kılıp tramvaya bindim, Abbasiye’ye Zahidü’l-Kevseri Hocamızın yanına gittim. Bizi her zamanki gibi iltifatlarla karşıladı. Külliyetü’ş-Şeria’yı kazandığımı söyleyince isabet ettiğimi söyleyip tebrik etti. ‘’Şimdi sana Türkiye’de şer’î hüküm mü var diyecekler. Ama senin sözünle bir insanın bile amel edecek olmasından dolayı sana sevap gelecek’’ ifadeleriyle bizi teşvik etti. Hocamız merhum Zahidü’l-Kevseri Hazretleri İslam dünyasının büyük âlimlerinden biriydi. Elhamdülillah Cenab-ı Hak nasip etti ona talebe olduk ömrünün sonunda icazetiyle şereflenmek nasip oldu. Hala onun ismini duyan nice insanlar dünyanın her tarafından geliyorlar bizimle görüşmek istiyorlar.

Muhterem hocam, o zaman Mısır’da Osmanlı’dan kalma vakıflar varlıklarını devam ettirmekte miydiler?

Evet, hakikaten Osmanlı’dan kalma çok vakıf vardı orada da. Öğrencilere yardım ediyorlardı. Biz arada Revakü’l-Etrak’ta kalırken paraya hiç ihtiyacımız olmuyordu. Vakıflar o denli yardım ediyorlardı. Ama Abdulnasır Mısır yönetimine geçince Türkiye’ye ittibaen bütün vakıfları ilga etti. Hatta o hale gelmiş ki; Ezher hem öğrencilerine hem hocalarına maaş verirken, hocalarına bile maaş veremez hale gelmiş. Ezher hocaları toplanmış demişler ki, ülkedeki sefirleri toplayalım ve diyelim ki, Ezher’ın mesuliyetini üzerinize alın. Bunu o zaman ki Şeyhü’l-Ezher Abdulhalim Mahmud’a söylemişler. Çok mübarek bir zattı o. O cevaben ‘’Siz zannediyorsunuz ki İslam dünyası ayağa kalkacak. Bakın İslam’ın hilafeti kaldırıldı kim ayağa kalktı. Bu da bunun gibi olur. Bu iş böyle olmaz.’’ demiş.  Sonra Melik Faysal ile bu işi çözdüler. Sonrasında da Mısır hükümeti tekrar devraldı.

Hocam siz Mısır’dayken İstanbul’la irtibatınız devam ediyor muhakkak. O seneler İlim Yayma Cemiyeti’nin de kurulduğu yıllara rastlıyor. Mısır’dayken, böyle bir cemiyetin kurulduğu haberi size ulaşmış mıydı?

Evet, ulaşıyor. Biz Mısır’dayken Ali Haydar Hocamızın büyük damadı Mazhar Sündüz Bey uzunca bir mektup yazmıştı. Siz oradayken burada büyük değişiklikler oluyor diyordu mektubunda. Efendim, onun evinde din gayretiyle yanıp tutuşan insanlar bir araya gelmişler. Orada İlim Yayma Cemiyeti’ni kurma kararı almışlar. Aralarında para toplamışlar. Hatta en çok parayı veren de Mazhar Bey olmuş. 12 bin lira mı neydi. O zaman çok para tabii. O işle hep iftihar ederdi. Ne demek derdi. Kur’an’ın yasak olduğu bir diyarda Kur’an okunacak. Cemiyetin kuruluşunu, imam-hatip mektebinin açılışını, ezanın tekrar Arapça okunmaya başladığını mektubunda anlatıyordu. Cemiyetin kuruluşunu fevkalade önemli bir hadise olarak anlatıyordu. Hatta kendisi cemiyetin kuruluşunda yer aldığı için sürekli iftihar ederdi. Daha hayattayken mezar taşını yaptırmış ve üzerine de İlim Yayma Cemiyeti kurucularından Mazhar Sündüz yazdırmıştı. Bu haberi alınca ben de büyük sevinçle hocalarıma memleketimizde büyük gelişmeler oluyor diye anlattım. Onlar da çok sevindiler. Türkiye irtidattan ihtidaya dönüyor diye seviniyorlardı.

Hocam Ali Haydar Efendi’nin evinde de Cemiyetimizin ileri gelenlerinden hatırlayabildiklerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?

Vehbi Bilimer varmış mesela. Vehbi Bey gözü yaşlı bir insandı. Kendisi kurmay subaylıktan tekaüd bir vaziyetteydi. Abimle aralarında vuku bulan şu hadiseyi de anlatmak isterim. Vehbi Bilimer’in Kastamonu’da bir şeyhi varmış, ona tabii olmuş ve yıllarca ondan öğrendiği evrad-u ezkarı çekmiş. Fakat bir müddet sonra bazı dini hassasiyetlerinden dolayı onunla alakasını kesmiş. Hocasının Hz. Muaviye hakkındaki fikirleri bu kopmaya sebep olmuş. Ama daha sonra içine vesvese-i şeytani düşmüş. Bu kadar evrad-u ezkarın var, bunlar nolacak diye. O sıralarda abim, Karagümrük Camii imamı, sabah namazı işrak vaktinden sonra yatıyor ve bir rüya görüyor. Rüyasında Vehbi Bey’in Maçka’daki evine gidiyor, bakıyor ki; eşyası arabada taşınacak vaziyette. Abim Vehbi Bey’in taşınma sebebini sormuş. Abime, Vehbi Bey’in sahabî efendilerimizin birinin akrabası olduğunu, sahabî efendimize ait bir yalının Vehbi Bey’e miras kaldığını, Vehbi Bey’in de şimdi o yalıya taşındığını söylemişler… Abim böylece uyanıyor. Vehbi Bey’i tanıdığı için hemen kendisine telefon açıyor. Vehbi Bey’e gördüğü rüyayı olduğu gibi anlatıyor. Vehbi Bey çok şaşırıyor ve hemen abimin evinin adresini alıyor. Evden ayrılma hemen geliyorum diyor. Gidiyor gözyaşları içinde hem teşekkür ediyor abime hem de sarılıyor. Öylece gönlü de rahata eriyor. Hz. Muaviye radıyallahu anh uğruna şeyhinden ayrılmakta isabet ettiğini anlıyor. Vehbi Bey bize hep ümitle konuşurdu. Bizim göremediğimiz güzel ve hayırlı günleri siz göreceksiniz derdi.

Ahmet Çıkrıkçı da orada bulunanlardan birisidir. Bu zat da bize hep ümitvar konuşurdu. Bu batıl, zail olucudur derdi. Biz gittiğimiz zaman siz döndüğünüzde Türkiye daha iyi olacak, derdi. Dediği gibi de her zaman daha iyiye gidiyor. Sizler de İlim Yayma Cemiyeti olarak bu gidişatta iyi bir hizmettesiniz. Böyle devam edersiniz inşallah.

İnşallah, dualarınızla Hocam. Kurucularımızdan ve ilk başkanımız Senüyiddün Başak’ı tanıyor musunuz?

Evet, onu da tanıyorum. O ilim ehli biriydi. Onun çok hoş hali vardı.

Hacı Muharrem İman?

O da çok salih bir insandı, Allah için. Bacanağımın babasıdır kendisi oradan da tanırım. Tüccardı ama öyle bir tüccardı ki Beylerbeyi’nde oturduğu iki katlı çok güzel evini bırakıp Fatih’te bir ev kiralamıştı, sırf Fatih Camii cemaatinden olacağım diye. İmamın arkasında namaz kılardı. Allah rahmet eylesin.

Âmin. Yusuf Türel?

Onun hiç unutamadığım şöyle bir hatırası vardı. Onların, Hafız Ahmet Paşa Camii’nin kıble tarafında ahşap bir konakları vardı. Yusuf Türel oradan Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi’ne derse giderdi. Hukuk okuyordu. O zaman üniversite öğrencileri ciddi giyerlerdi. O da, güzel, ciddi elbiseler giyiyor. Bir defasında Fatih Sultan Mehmet Hazretlerinin türbesi önünden geçerken durup Fatiha okuyor. Eskiden şöyle bir adet vardı: İster kadın olsun ister erkek, Fatih Sultan Hazretleri’nin kabrinden geçerken döner, bir Fatiha okur, öyle geçerdi insanlar. Hatta bu vapurlarda da yapılırdı. Mesela Fatih Sultan için, Eyyüp Sultan Hazretleri için, Yahya Efendi için onların yakınından geçerken kaptan köşkünden “El-Fatiha” derlerdi ve Fatiha okunurdu. Neyse, Yusuf Türel de işte böyle Fatih Sultan Hazretleri’ne Fatiha okurken onu polis görüyor. “Gel bakalım delikanlı” deyip karakola götürüyor. Karakolda komiser ona bakmış, şu sözlerle bir güzel azarlamış ve göndermiş onu: “Sen yakanda hukuk fakültesi rozeti taşıyorsun. Böyle kravatlı, güzel giyimli birisin. Nasıl olur da o hurafeleri sürdürürsün, öyle şey olur mu? Bir daha görmeyeyim.” Yusuf Türel denince aklıma hep bu hatırası gelir. Efendim bu kimseler dışında Hacı Raşit Bağursak vardı, onunla da ta Üçbaş Medresesi yıllarından tanışırdık. Beni İstanbul’da okurken ilk defa doktora götüren o olmuştur. Allah rahmet eylesin. Çok çalışkan bir insandı. İmam hatip okulunun inşaatında çalışmıştı. Hatta bizim Tokat Erbaa’daki Tanoba Camii’nin minaresini de o yapmıştı. Ali Haydar Hocamızın büyük oğlu Şerif Gürbüzler vardı. Allah hepsine rahmet eylesin.

Mustafa Doğan?

Evet, Mustafa Doğan Bey Sirkeci Konya Lezzet Lokantasının sahibi. İlim Yayma Cemiyeti’nin toplantıları, henüz kendi merkezi yokken, onun lokantasının üstünde yapılırdı. Sonraları İbnü’l Emin Mahmut Kemal Bey’in konağına geçti.

Hulusi ve Nuri Topbaşlar?

Allah için bu iki kardeşin de çok hizmetleri olmuştur. İlim Yayma’nın Vefa’daki yurdunu bu iki kardeş alıp İlim Yayma’ya vakfetmişlerdir. Allah kendilerine gani gani rahmet eylesin. Onların bir de kardeşi vardı, Musa Bey. Musa Bey, oğlu Osman’ı İmam Hatip’e vermişti. Hatta basirete bakın ki fakir çocuklarla yatıp kalkmasını öğrensin diye mektep yurdu daha tamamlanmamış olmasına rağmen oğlunu burada yatılı bıraktı. Bir hadise daha vardı ki insanın aklına gelecek bir iş değildir. Tahtakale’de yangın çıkmış. Çoğu esnafın dükkânı yanmış. Onların dükkânının bulunduğu yerin etrafındaki dükkânlar yanmış ama kendilerinin dükkânına bir şey olmamış, orada gördük o hadiseyi. Neden? Çünkü onlar harama tevessül etmemişlerdir ve zekâtlarını vermişlerdir.

Hacı Fahri Kiğılı?

O da Allah’ın salih kullarından biriydi. Gümüşhanevî hülafasından Hasib Efendi’nin müritlerindendi. Cübbesiz çıkmazdı. Kırk yaşından sonra hafızlığa başladı. Hafızlığı bitirdikten sonra hatimle namaz kıldıracağım dedi ve evde hatimle namaz kıldırmaya başladı. Atik Ali Camii’ne yakın bir yerde otururdu. Kayınpederime gelip demiş ki “Ben fahri olarak sabah ve akşam namazlarını kıldırmak istiyorum” azimete bakın. Musa Efendi’nin ve Muhammer Topbaş Bey’in kayınpederi

Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş Bey?

O asker emeklisi bir zatın evladıdır. Babası gaziydi. Ayağında ahşap protez, ellerinde koltuk değnekleri vardı ama çocuklarının yardımıyla muhakkak camiye gelirdi. Oğlu İsmail de çok hayırlı bir insandı. Kendisini İlim Yayma Cemiyeti’ne öyle bir vakfetmişti ki! Onun da şöyle bir hatırası vardır imam hatip mekteplerinin tarihinde. 60 ihtilalinden sonra Hasan Ali Yücel bir gün imam hatip mektebini ziyaret etti. Okulun her tarafını gezdikten sonra öğretmenleri topladı onlara konuşma yaptı. Dedi ki, daha dün gibi aklımda, burada çok güzel bir bina yapmışsınız. Bu binayı din eğitimi için kullanmaya gerek yok, bunu siz sanat okulu yapın. Din eğitimi için, insanların abdest almasını, namaz kılmasını öğretmek için bu okula ihtiyaç yok. Zaten camilerin önünden geçerken şadırvanda abdest alanları görür onlardan öğrenebilirler. Camiye girince de hutbe var, vaaz var, onlar da din eğitimi için yeterli. Dinleyenler arasında İsmail Bey de vardı. “Efendim bendeniz sizin maarif vekili olduğunuz zaman tıbbiye tahsil ettim. Elbette ki tıbbiye tahsili zordur. O tahsilden sonra baktım ki olmuyor, dedim ki bu işin ihtisasını da yapmam lazım. Bu işleri cahillerin eline bırakmak olmaz. Din meselelerinde de durum aynıdır. Biz dinin en derin meselelerini de öğretmek istiyoruz. Bunları cahillerden öğrenemeyiz.” diyerek Hasan Ali Yücel’e cevap verdi. Ondan sonra sözü Ali Rıza Sağman aldı. Ali Rıza Bey hem kurra, hem dersiamdır, hem de üniversitede felsefe okumuştur. “Beyefendi, beyefendi! Sizin gibi yaparsak herkes putperest olur.” dedi. Ondan sonra da Vehbi Bilimer sözü aldı, o da bir şeyler söyledi. Adamın efkârı karmakarışık oldu gitti. Daha sonra illa söyleyeceğini söyleyecek ya! O zaman, Vatan Gazetesi’nde uzun, aleyhte bir makale yazdı.

Mevzu imam gatiplere gelince. İmam Hatip Okulu’nun ilk müdürü Celal Hoca ile hatıralarınızı dinleyebilir miyiz Efendim?

Efendim ben Celal Hoca’yı Mısır’a gitmeden önce bilirdim. Vefa Lisesi hocalarından birisidir. Celal Hoca hem lisede derslere giriyor, hem de Beyazıt’ta Soğanağa Camii’nde İhya-ı Ulumu’d-Din okutuyordu. Menderes’in çocuklarına da dersler vermişti. Neyse biz Mısır’dan geldik. İsmailağa Camii’ne gitmiştim namaz kılmaya. Orada Ali Rıza Sağman’ı gördüm, tanıdım. Çünkü daha önce Mısır’da görmüştüm. Mısır’a Mustafa Sabri Efendi’yi ziyarete gelmiş. Seyyidina Hüseyin Camii’nde bir görüşmemiz olmuştu. Neyse, Ali Rıza Sağman geldi, yanında İmam Hatip Okulu Müdürü Gündüz Bey vardı, senin aradığın kişi bu olabilir, dedi. Sonra Gündüz Bey bana, bize gelir misin, dedi. O zaman Cumartesi öğleye kadar ders vardı. Ben de gittim, tanıştık. Anlat dedi, ne yaptın? Ben de Külliyeti’ş-Şeria’yı bitirdiğimi falan anlattım. Peki dedi, sonra siz Mısır’dan geldiğiniz için, Celal Hoca, sizi görmek istiyor, diyerek ilave etti. Ben de peki efendim, dedim, zaten Mısır’a gitmeden önce de kendisini tanıdığımı söyledim. Sonra birini çağırdı beni Beyazıt’ta hocanın yanına götürmek için refakat etmelerini söyledi. Neyse akşam namazında gittik. Celal Hoca bana Hasan El-Benna’nın damadı Said Ramazan Bey’den gelen bir mektup çıkardı. Basit bir Arapçayla yazılmış bir mektuptu. Ben üç dört satır okudum, manasını verdim. “Ne ala, ne ala!” dedi. Bana bir şey hissettirmedi, hâlbuki imam hatipte kendi yerine hoca olarak derse girip giremeyeceğimi anlamak için beni imtihan ediyormuş. Okula, benim altıncı ve yedinci sınıf derslerimi buna verin, demiş. 60 ihtilaline kadar derse devam ettik. Ondan sonra da askere gittim. Daha isimlerini zikretmediğimiz nice insanlar vardır efendim bu işte hizmeti olan. Mahmut Bayram Hocaefendi ve Mahir İz Beyler mesela. Allah rahmet eylesin çok dirayetli kimselerdi. Hasan Sağlam Paşa mesela, Allah için çok halis, çok temiz bir insandı.

Abdurrahman Gürses Hocaefendi?

O âlim, fazilet timsali bambaşka bir kimseydi. İslam Örgütü’nün bir kongresi Türkiye’de olmuştu. Usul gereği kongre Kur’an-ı Kerim okunarak başlayacaktı. Kur’an-ı Kerim okuması için Abdurrahman Efendi’yi hatırlattık. Bize söylediler, gidip siz söyleyin diye. Biz neyse telefon açtık, geliyoruz diye. Gittik teklifi ilettik. Şöyle bir baktı. Madem İslam dünyasının karşısına çıkacağız, ben sarığımı cübbemi giyer gelirim, dedi. Hakikaten dediği gibi yaptı. Öyle okudu ki, öyle münasip yerlerden okudu ki herkes ona hayran kaldı. Ertesi gün Arap gazeteleri haber yaptılar bunu: “Osmanlı’dan kalma bir âlim Kur’an okudu. Öyle ki oradaki mevzuları ihtiyar ettiği ayetlerle hülasa etti” dediler. Hatta daha sonra Topkapı Sarayında bir toplantı daha oldu. Orada da Abdurrahman Efendi Kur’an okudu. Onu da hiç unutamam. Tabii Kur’an’ın yasak olduğu, ezanın Türkçe okunduğu günlerden sonra Abdurrahman Efendi’nin böyle yerlerde Kuran okuması çok şahane bir şeydi. Hatta yeri gelmişken söyleyeyim, Ali Yekta Efendi Hocam derdi ki ben altı yaşımdan beri Kur’an okuyorum ve okutuyorum. Benim şu ana kadar yapmış olduğum bütün sevapları; Menderes’in, ezanı Arapça okutmasının sevabının karşılığında hibe ederim. Öyle kıymetli bir iştir ezanı tekrar Arapça okutmak, siz o günleri bilmezsiniz. Allah’ım, çok şükür Ya Rabbi!

Evkaf Müdürlüğü ile ilgili hatıranızı anlatır mısınız? Evkaf Müdürlüğü ile ilgili hatıranızı anlatır mısınız? Evkaf Müdürlüğü ile ilgili hatıranızı anlatır mısınız?

Bir teklif geldi ve bizi apar topar Evkaf Müdürlüğüne götürdüler, orada çalışmak üzere. Benim huzurum kaçtı tabii. Nereden çıktı bu şimdi diyorum. Orada mahzenlerden kitap çıkaracağım, sonra onları tasnif edeceğim falan. Neyse oraya gittim. Bana birkaç belge gösterdiler, onları gazete okur gibi okudum, pekâlâ dediler, hemen mucibi neyse yapılsın, dediler. Yani artık beni işe alacaklar ama benim içim çok fena daraldı. Neyse ikindi namazı vakti Hacı Bayram’a gidiyorum. Orada Niksar’dan Bedrettin Bey ve daha birkaç kişiyle karşılaştık. Hacca gideceklerini söyleyip kendilerine refakat etmemi istediler. Ben de tabii ki giderim, seve seve giderim, dedim. Zaten içim daralmıştı. Allah’ın işine bakın ki pasaport da yanımda. İstanbul’dan Ankara’ya gelirken pasaportu da yanımda getirmişim. Niye getirdim bilmiyorum. Allah’ın işi işte! Alın dedim, buyurun pasaportum. Hadi dediler bu akşam çıkıyoruz. Haydaa... Şimdi nasıl olacak? Diyanete gittim, tanıdıklar vardı. Dedim ki efendim bana Evkaf’tan vazife verdiler ama benim önüme hac çıktı ben de haccı tercih ettim. Başladılar bana görevi övmeye. Yok, efendim, bizden şu kadar maaş fazla alacaksın, şöyle çalışacaksın falan. Bana maaşını övüyorlar. Söz epey uzadıktan sonra onlardan biri dedi ki, yahu bir saattir bu gence söz söylüyorsunuz ama anlaşılan o ki bu genç kendini başka yola teksif etmiş. Ne güzel bir tercih! Hem rızık kapısı bin tanedir, hac kapısı bir tanedir, dedi. Neyse akşam namazını kıldıktan sonra yola çıktık. Sabah Konya’ya vardık. Kapı Camii’nde namaz kılıp biraz dolaştıktan sonra yola devam ettik. Hacda gerek Efendimiz Aleyhisselam’ın huzurunda gerekse Arafat’ta, her yerde dedim ki “Ya Rabbi! Bana hükümet tasallutundan uzak, hayırlı ilim yolunda hizmet etmeyi nasip et.” demek ki Rabbim geri çevirmedi, çok şükür. Hacdan döndükten sonra İsmail Niyazi Bey beni çağırdı. Dedi ki biz İlim Yayma Cemiyeti olarak Cerrahpaşa Camii’nin yanında bir yer açtık, Yüksek İslam Enstitüsüne giden talebelere orada yaz kursu düzenleyip ders verdireceğiz. Sizin de ders vermenizi arzu etmekteyiz. Hay hay, dedim, pekâlâ iyi olur. Orada derslere başladım. Tabii Allah-u Teâlâ nice rızık kapıları açtı. Ben bu ilim yolunda kalmaya azmettim, sabrettim, bugüne geldik elhamdülillah.

Muhterem hocam, son olarak ilim tahsil eden talebelere tavsiyeleriniz nelerdir?

Hocalarımızdan işittiğimiz şeyleri söyleyelim efendim. Bu diyarlar İslam tarihinde Asr-ı Saadet’ten sonra İslam’ın en güzel şekilde yaşandığı yerlerdir. Osmanlı vardı burada. Allah rahmet eylesin Bekir Haki Efendi hocamız, derdi ki; Ebu Hanife Hazretleri, Abbasiler devrinde eziyet gördü. Benim Osmanlı’mın devrinde yaşasaydı baş tacı olurdu. İşte böyle şerefli bir İslam milletini, küfür devletleri bir araya gelip harben yenemedikleri için dinsiz, fikirsiz hale getirdiler. Bu kötü gidişatın tersine dönmesinin ilk adımı imam hatip mektepleriyle atıldı. İmam hatipli kardeşlerimiz Peygamber yolunun şerefine nail olmaya gayret etsinler. İbadetlerinde kusur göstermesinler, Kur’an’ı güzel ve devamlı okusunlar. Bu gibi güzel işlere başka kardeşlerini de davet etsinler. Çünkü hakiki Müslüman kendisi için sevdiğini mü’min kardeşi için de sevmelidir. Zira bunlar güzel, Cenab-ı Hakk’ın rızasını celb edecek işlerdir. Biz mücerret diploma sahibi olmak için değil ehliyet sahibi olmak için kendimizi yetiştirelim. Unutmayalım; talebe, kulağından önce gözüyle alır. Gördüğünü de duyarsa ona kıymet verir, onunla amel eder. Bu şerefli görev bize eslafımızdan geçmiştir bizden de insanlar bu görevin şerefine uygun işler beklemektedir. Bu topraklar La ilahe illallah ile yoğrulmuştur ve bize öyle yadigâr kalmıştır. Hem bu topraklarda yaşayacağız hem de o yadigârın emanetine muhalif yaşayacağız. Bu bize yakışmaz.

Çok teşekkür ederiz muhterem hocam.

M. Emin Saraç Anadolu İmam Hatip Lisesi, Edebiyat dergisi “M. Emin Saraç Özel Sayısı”, Nisan 2018, sayı 4.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yorumlarınızda Kişilik haklarına saldırı,küfür ve benzeri ifadeleriniz yayınlanmamaktadır.Yorumları yazarken İsminizi belirtmeniz önemle duyurulur.