Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han'ı Rahmetle Anıyoruz

10 Şubat 1918'de vefat eden Cennetmekan  Sultan Abdülhamid Han, Batı Emperyalizmi'ne karşı, Afrika içlerinden Çin'e kadar uzanan büyük bir savaş sürdürmüştü.. Abdülhamid Han, Siyonistlerin de korkulu rüyasıydı.Siyasi bir deha ve üstün aklı ile Osmanlı, 7 milyon kilometrekareden fazla olan toprağıyla Abdülhamid Han zamanında her şeye rağmen dimdik ayaktaydı. Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl Kısakürek 'Abdülhamid'i anlamak herşeyi anlamaktır' diyerek aslında bizlere yine o güzel uslubu ile herşeyi anlatıyordu.

ÜSTAD NECİP FAZIL KISAKÜREK ‘İN AĞZINDAN II.ABDÜLHAMİD HAN

Abdülhamid, tarihimizin idare planında en üstün başbuğlarından biridir. Belki Fatih ve Yavuz'dan da üstün... Onlar her an yükselen bir «iyi»yi daha iyiye götürmüş kahramanlar... Abdülhamid ise her an derinleşen bir "fena"yı önleyici ve kimseden yardım görmeyici çilekeş... Eğer onda Fatih ve Yavuz devirlerinin şartları bulunsaydı acaba netice hangi noktaya varırdı?

Abdülhamid düşmanları onun dinsiz olduğunu iddiaya kadar gittikleri halde, din düşmanımız Avrupalı, hususiyle ingiliz, ne çapta bir din bağlısı olduğunu açıkça itiraf zoruna düşer.

(joan Haslip) isimli İngiliz muharriri Abdülhamid'e dair eserinde, (sf.102-103) Abdülhamid'i tasavvuf zevki bakımından taassuba uzak(!) hatta şüpheci ve hatta amelsiz ve samimiyetsiz gösterirken, aynı eserde (sf. 165) şu satırları Yazacak kadar korkunç bir tezada yuvarlanıyor:

“—Hiçbir yabancı devletin tazyiki, Abdülhamid'i Kur'anın ve Şeriatın emirlerine uygun olmayan bir reformu Yapmaya ve imtiyaz' vermeye asla mecbur edemezdi.»

Görüyor musunuz?.. Hiçbir inceliğe, hususiyle İslam inceliği ve Müslüman ruhuna aklı ermeyen Avrupalı, bu kadar ters anlayıştan sonra yine Abdülhamidin edâsından, onun muazzam din bağlılığına ait müşahedeyi çıkarıyor da, isimleri Türk ve Müslüman olanlar, bu kadarını bile göremiyor. (sf.331)

Abdülhamîd'i evhamlı diye lekelemeye kalkışmak, gözü, gördüğü için ayıplamaya kadar aşağılık bir ithamdır. En yakın tarihlerde siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak için en şeni hilelere başvuran ve en alâkasız vesilelerden faydalanmaya kalkışan devlet reisleri önünde Abdülhamidin merhamet, âtıfet ve adâlet politikasına bir kerecik göz atmak, onu nefsinden tam emin ve evhama en uzak bir ruh muvazenesi içinde bulmaya yeter ki, bu da hakikatin ta kendisi olur. Girift vâkıalar karşısında en ince teşhis, Abdülhamidin nefs emniyeti, merhamet, âtıfet ve adâletle beraber gereği kadar vehim ve hayâl kabiliyetini daima muhafaza ettiğidir. Meziyeti de bundadır.

Alman ordu mimarlığının en büyük ustalarından (Molteke), bir kumandanda aranacak başlıca vasfın hayal kabiliyeti olduğunu söyler. Bu ölçüyle Abdülhamid, tarihimizin idare planında en üstün başbuğlarından biridir. Belki Fatih ve Yavuz'dan da üstün... Onlar her an yükselen bir «iyi»yi daha iyiye götürmüş kahramanlar... Abdülhamid ise her an derinleşen bir "fena"yı önleyici ve kimseden yardım görmeyici çilekeş... Eğer onda Fatih ve Yavuz devirlerinin şartları bulunsaydı acaba netice hangi noktaya varırdı? Nitekim bir mirasyediden başka bir şey olmayan Kanuni'nin lüpçülüğüne karşı aradaki tersine nispeti gösteren şu muazzam sözü her şeyi izah etmeye yeter.

Bir gün Tahsin Paşa' ya diyor ki:

«—Paşa! Yavuz'un oğlu ya ben olsaydım; vaziyet nasıl olurdu? ..» (sf.339)

Merhametine, nefsini de, memleketini de kurban etti.

"Kızıl Sultan"da merhamet işte bu efsanelik derecededir ve onun tek kötülenebilecek tarafı, bu sınırsız iyiliği... Tasavvufta, "bir şey haddini aşacak olursa aksiyle teselli eder" şeklindeki ölçü, en parlak ifadesini Abdülhamid'in merhametinde bulur. O, zulümden beter mikyasta merhametliydi ve merhameti, şahsi, memleketi ve tahtı hesabına zulümden beter bir netice verdi. Saltanatı boyunca, kaydetmiş olduğumuz gibi, korkunç katil bir haremağasından başka tek ferdi aleyhine çalışan her ferde ceza yerine refah hazırladı, açık ihanetlere kadar affetti ve asla hükümet idareciliği ile barışmaz bu evliyalık edasını, tahttan indirmeye gelenlere kadar gösterdi. Emrindeki birliklerinden en küçüğüyle Selânik çapulcularını darmadağın etmek kabilken:

—Hayır benim yüzümden tek damla kanın dökülmesine razı değilim!

Dedi ve arada dev-sinek farkı varken sineğe yenilmeyi kabul etti.

Abdülhamiddeki bu duygu, yalnız saf, derin, hastalık derecesinde bir merhametle izah edilemez. Kendisinden en gür bir Çağlayan gibi fışkıran merhamet hissini, onun ruh örgüsünü şekillendirici İlâhi haşyet, teslimiyet, mahviyet gibi duygularla bir arada görmek ve bir katışık halinde anlamak lazım... (sf344)

Ulu Hakan'ı küçültmeye yeltendikleri her yerde, farkına varmadan onun büyüklüğünü ifşa eden karanlık niyetli ve ecnebi hizmetkârı Abdülhamid düşmanları, bu noktayı da Padişahın vesvesesine ve vicdan huzursuzluğuna bağlamaya kalkışırlar. Halbuki büyük Avrupa politikacılarının ihtilâl bahislerindeki fikirlerini takip edenler bilir ki, bir devlet reisinin sırasında en büyük şüphe ve ihtiyatla göz dikeceği teşkilat, kendi öz muhafız kıtalarıdır. (sf383)

Birgün Abdülhak Hâmid, bana Abdülhamid hakkında şöyle demişti: “-Sultan'da dini his ve mâverâi (metafizik) ürperti hastalık halindeydi. Herkesi de kendisi gibi bildiği, Allah korkusunu kalplerin en büyük müeyyidesi saydığı için devlet büyüklerini bu taraflarından tutmak ister, hareketlerindeki doğruluğu bu yoldan ölçerdi. Hiç sebep yokken, gece yarısı uykudan kaldırılıp saraya getirtilen nice devlet ricali vardır ki, huzura çıktıkları zaman Sultanın yanında açık bir Kur'an görmüşler ve ona el basarak sadakatlerini teyide dâvet edilmişlerdir. Türk-Yunan Muharebesinin başında Yıldız'daki askeri toplantıda da kumandanlara aynı yemin teklif edilmiş ve islâm-Türk şerefimi gölgelemeksizin Selanik Ordusuyla en kısa zamanda Atina'ya girmek için bütün mevcudiyetleriyle çalışmaları için teminat istenmişti. Denilebilir ki Abdülhamid, en hayali işle uğraşırken bile Allah'ı bir an bile unutmazdı Sözlerine, uslubuna, işlerine, iş görme tarzına hakim, daima bu ölçü…” (sf385)

Kızı Şadiye Sultan babasının din alâkasını şöyle anlatıyor:

«—Ramazan aylarında, her dairede ayrı ayrı bir imam, iki müezzin ve iki harem ağasının refakatiyle teravih namazı kılınırdı. Teravihi tâkiben imam ve müezzinlere buzlu şerbetler ikram edilirdi.

Babam teravih namazını, husus dairesinin bitişiğindeki köşkte, ülema ve müezzinlerin refakatinde kılardı. Erkek evlatları ve bazen de amcalarımız, cemaatine dahil olurlar ve namazdan sonra sohbet yapılırdı. Damatlar ve biraderlerimi, babam sık sık iftara davet eder, yemekten sonra diş kirası adını taşıyan  zengin keseler ihsan ederdi.»

Babasının din alâkasını en başta gösteren ve bu yüzden kendisinin de aynı ruha tevarüs ettiğini belirten Şadiye Sultan, devam ediyor:

«-Sıhhatli bir erkekti, sağlam bir bünyesi ve idmanlı bir vücudu vardı. Küçüklüğümde onun bir defa hastalandığını hatırlarım. Çok az uyurdu. Şafaktan önce kalkardı. Beş vakit namazını kılar, daima Kurân-ı Kerim ve Buhari-i Şerif"' okurdu. Dindar, Allah'ına bağlı, büyük bir müslüman idi. Abdestsiz yere basmazdı. Çok çalışkandı.»

Yine Şadiye Sultan'a ait aşağıdaki satırlar da dindar hükümdarın vatan ve millet sevgisini gösterir:

«-Babam, milletini delicesine severdi. (Ahmetçik, Mehmetçik) sözlerini kullandığı vakit, öz evlatlarından bahsediyormuş gibi, yürekten sevgisi derhal yüzünden okunurdu. Babamın zamanı saltanatında yalnız bir tek harp hatırlıyorum. O da Yunan Harbidir. Bu benim çocukluk zamanıma rastlamıştır. Hatırladığıma göre, haremdeki dairelere top top bezler getirilip dağıtılmıştı. Yaralı askerler için gecelikler dikilirdi. Hizmetkârlarımızla beraber sabahın erken saatlerinden gece uyku saatine kadar dikiş makinalarımızın başında, bizden istenilen sayıda giyeceği yetiştirmeye çalışırdık. Bu hummalı faaliyet bütün muharebe müddetince devam etti. Ben de çamaşırlara düğme dikerdim. Aklımca büyük iş gördüğümü sanırdım. Babam aramıza gelip, "Aferin evlatlarım, Allah sizlerden razı olsun, vatan için çalışmak ne tatlıdır. Allah vatanımızı düşmanlardan muhafaza buyursun!" derdi. Biz bu sözlerden kuvvet ve şevk alırdık, zaman kaybolmasın diye gözümüzü iğnemizden ve makinamızdan ayırmaksızın onu dinlerdik. Vatan! Vatan! Babam bunu bizlere ne kadar çok söylemişti.» (sf 387)

Bizans İmparatorları sülâlesinden olduğu iddiasındaki Demetrois Komnenos'un kurduğu cemiyet, kendisine esaslı bir ocak havası vermeyi ihmal etmedi ve bir takım çekici ruhi çizgilere bürünmeye çalıştı. Mesela, üyelerine adamına göre altun ve tunçtan birer yüzük veriyor ve yüzüklerin üstüne şu dört harfi nakşediyordu: F.E.D.A

Bu dört harf, Yunanca, "Helen dostluğunun bağı budur!" mânasına (Filiyos Elinikis Desmos Antos) kelimelerinin baş harfleri... (sf393)

Nihayet Makedonya meselesi, aslında Osmanlı Devletini yıkmak gayesi etrafında, Bulgar, Ulah, Sırp, Boşnak, Karadağ». Arnavut ve Yunanlı gibi unsurların birbirini yemeye kalkmasından, böylece devletin başına müthiş bir gaile açılmasından, bundan faydalanan büyük devletlerin de bir taraftan kargaşalığı körüklerken öbür taraftan Bâbıâli'yi “Islahat” yaftası altında vaziyete hakim olmaya davet etmesinden, sakat asla bu hakimiyeti istemeyip, imparatorluğu yıkma fırsatını bu vesileyle elinde tutmaya bakmasından ibaret saikler silsilesi halinde çerçevelenebilir. (sf396)

Avrupa'lının , bu maymundan aşağı kuklaları avlamak için kullandığı yem, Büyük Fransız inkılâbının modalaştırıp sonradan ayağa düşürdüğü, kendisi için belki aziz, fakat ayrı bir iman ve nizamdan gelen milletler hesabına öldürücü zehir makamında bazı işporta malı mefhumlardır ve başlarında "Hürriyet" gelmektedir.

Öyle bir mefhum ki, en ateşli bağlılarının bile Hürriyet Hanımla, Hürriyet mefhumu arasındaki farktan haberleri yoktur.

Hürriyet nedir; vasıta mı, gâye midir; hangi harflerle çevrilidir; insan olmanın baş şartı hür olmak iken eşek olmanın tek vasfı da hiçbir had tanımamak ve dilediği yerde işemek değil midir? Ve her şeyden evvel ve sonra, Allahın "dinde ikrah yoktur!" emriyle bir dinin bağlılar!, hürriyeti Avrupalıdan mı öğrenecek ve alacaklardır? Eğer dava, sadece bir zulüm ve istibdat idaresine karşı harekete geçmeyi hedef tutucu basit bir şeyse kendi öz ruh bünyemizde ve hak duygusu şeklinde kendi başına mevcut olmak icap eder ve topyekün ve içtimai bir deva kıymetinin bağlanabileceği mutlak bir gaye sayılamaz.

Halbuki hürriyet, başı boşluk nârası haline getirilip bir dava cezbesi, vicdanilik hissi olmak yerine bir nefs ihtilâcı ve dizginsizlik sarası şekline girdi mi, artık kendisine ne eski nizamdan eser kalır, nede yeni bir nizama istidat...

İşte, vatana fikir getirecekleri yerde, mânasını ve gayesini bilmedikleri hürriyet yaygarasıyla ortaya çıkanlar, Türk'ü içinden çürütme taktiğinin İslâmî ruh ve nizam bütünlüğünü yok etmekten ibaret gâyesine körü körüne alet olmuşlar; ve gıdasız, bakımsız, faaliyetsiz de olsa başları bağlı çiftlik hayvanlarının ipleri kesilerek salıverildikleri bir zemin üzerinde korkunç bir anarşi dünyasını hazırlamaya başlamışlardır.

Tanzimattan beri geliş budur ve bütün sahte kahramanlar serisi içinde hiçbir tanesi yoktur ki, en kaba tarafından hürriyet yaygaracılığı dışında bir dünya görüşüne malik ve hiç olmazsa bu kısır mefhuma sadakatle bağlı bulunsun... (sf 431)

Aslında masonluğun, yahudiliğin ve Batı emperyalizması ajanlarının, fırından ekmek çıkarır gibi tezgahlarında imal ettikleri bu sahte Türklere acıyacağı yerde, öz milletine ve tarihine acısaydı, onları evvelâ çekirdek halinde, sonra da ağaç olduktan sonra köklerinden kazımakta tereddüt etmezdi.

Yaratılış ve kader cilvesi! Başka söylenebilecek hiçbir ey yoktur.

Nitekim kendisi de o muazzam dehâsiyle bu zaafını o kadar derinden anlamıştır ki, bir gün nedimelerinden birine şöyle demiştir:

—Beni şiddet göstermeye zorluyorlar! Ne yapayım ki, bende Büyükbabam Sultan Mahmud'un sert mizacından eser yoktur!

Bu harikulâde ince sözü söyleyen Abdülhamid unutuyordu ki, eğer Büyükbabasında o sert mizaç olmasaydı, Yeniçeri belâsı kendi devrine kadar devam etmiş veya devamına bile imkan katmadan vatan batmış olacaktı. Yeniçeri Ocağının satvet ve mehabetle içine girip onu yeni zaman ve mekâna uyduracak ve Yeniçeriyi eski idealist ruhunun teknesinde yeniden yoğuracak derecede bir zeka İkinci Mahmud'da mevcut değildi. İkinci Abdülhamid’deyse o anlayış var, fakat o davranış yoktu.

Abdülhamidin (Jön Türkler) ve İttihatçılara bütün karşı koyuşu, herbirinin kazancından çok üstün tahsisatla şurada veya burada ikâmete memur edilmesi suretiyle bazı konforlu sürgünler, telkinler, nasihatlar, menfaat teklifleri gibi âciz vasıtalardan ileriye geçmemiş ve hiçbir suretle hiçbirinin burnunu kanatacak dereceye ulaşmamıştır. Onun bu rikkat ve merhamet hareketi altındadır ki, yılan yumurtaları kendilerine bir kuluçka iklimi bulmuşlar ve kolaylıkla yumurtalarını delip çıkmışlar, deliklerde büyümüşler, gelişmişler ve nihayet meydan yerini basmışlardır. (sf439)

Bir kolunu İstanbul'a ve öbür kolunu İzmir'e uzatmış olan bu netameli şehir. bu iki istikamete Batının zehirli mallarını ihraç eden bir iskele rolünü oynamıştır. Bir zamanlar Osmanlı Devletinde İslam vecd ve aşkı hâkim ve rüzgârIarı Doğudan Batıya doğru esmekteyken doğu mallarının ihraç iskelesi olarak kullanılan Selanik bilhassa Tanzimattan sonra rolünü tersine çevirmiş ve Batı sam yelinin Doğuya üflenme merkezi olmuştur. O günden beri başımıza ne gelmişse, Selânik şehrinin merkezlik ettiği Makedonya ve etrafı yönünden sökün eden insanlar mârifetiyle gelmiştir.

Yahudiliğin, dönmeliğin, Osmanlı Masonluğunun, her türlü azınlık fesatlarının ve Batı emperyalizması dolaplarının imalât tezgahı Selanik. en büyük hıncını, şahsında İslam Bininin ve Türklüğün en sağlam kal'asını gördüğü Abdülhammid'den almış ve Sultanın ruh yapısındaki bir nev'i zaaf benzer hal sayesinde onu al aşağı etmiştir. Öyle bir intikam alış ki, Padişahı, hem fesat merkezinde, hem de Selanik şehrinin en namlı ve zengin yahudisinin köşkünde hapsediyorlar. Ulu hakanı, Selanik'te bir nevi Yahudilik sarayı olan (Alatini) köşküne tıkıyorlar... (sf.571)

Padişahlığım müddetince ferdin hürriyetine, haysiyetine daima taraftar idim. Fakat keyfe mâyeşâ bir hürriyeti, gelişi güzel bir serbestiyi de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele matbuatta pek revaçta görülen müstehcen resim ve yazılara, sinsi fikirlerin hâkim olmasına asla müsaade etmedim. Milli ananelerimizin bozulmasına da taraftar olmadım. Avrupalıların medeniyetini daima takdir ederdim. Fakat Hıristiyanlığı hiçbir zaman Müslümanlığa tercih etmedim ve üstün tarafını da görmedim. Mârifet bu medeniyeti kendi bünyemize uydurabilmektir. Ben de bu medeniyetin iyi taraflarını, hattâ sarayıma kadar getirdim. (sf 591)

Ulu Hakânın Enver Paşa'ya söylediği rivâyet edilen sözler, tam da kendisine ve dünya görüşüne denk bir tahlil ve teşhis belirtmekte ve İttihatçıların en acı tenkidini dile getirmektedir:

«-Evet, Enver Paşa, şimdi siz de bir harbe girmiş bulunuyorsunuz. Fakat bu iş acele olmuş, hissiyata kapılarak memleket tehlikeye atılmıştır. inşallah devletimiz ve milletimiz için hayırlı ve şerefli biter. Fakat hafazanallah, felâketli biterse, ister misiniz ki, bu da bize Anadoluya mal olsun? O zaman elimizde ne kalır? Hareket Ordusu ile İstanbul üzerine yürüdünüz, muzaffer oldunuz, şehri zaptettiniz, saraya kadar dayandınız beni de hal' ettiniz... Hepsi güzel... Unutmayın ki, emrimdeki kuvvetlere aslâ ateş etmemelerini, kan dökmemelerini bildirmiştim. Eğer bir mukavemet görseydiniz bu size pek pahalıya mal olacaktı. Ancak bu sayede hiç kimsenin burnu kanamamıştır. Fakat arkadaşlarımın gözü hiçbir şeyi görmemişti. Tedbirlerimi beğenmediler. Beni kaldırıp bir paçavra gibi sokağa attılar. Üstelik 31 Mart hâdisesini benden bildiler. Halbuki bunda hiçbir alâkam yoktu. Asileri tahrik edenler elbet de vardı. Fakat bunlar asla saraya mensup kimseler değildi. Her devirde devletin düşmanları olacaktır. Bunları tahkiksiz, mesnetsiz kuru iftiralarla herkese bulaştırmak vicdani bir hareket değildir. Beni en çok üzen şey, huzurumdan kovduğum bir insanı, beni saltanattan uzaklaştıran kararı tebliğe memur bir heyete katmanız olmuştur. Bu, Emanuel Karuso'dur. Bu Yahudiyi ne diye karşımıza çıkardınız? Bununla makam-ı Hilafet ve saltanatı elin Yahudisine tahkir ettirdiniz. Selânik'de bir mason locasının üstad-ı âzamı olan bu zat ile, Hazret-i Peygamberden beri el üstünde tutulagelen Hilafet, encam, bir Yahudinin tebligatı ile Hânedan-ı âi-i Osmanın bir rüknünden alınmış oldu. İftihar edebilirsiniz. Şimdi iktidardasın, neşen yerinde ve huzur içindesin. İstikbalin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme oğlum, sana son bir nasihat vereyim:

Bugün insanı alkışlayanlar, yarın onu paralamasını da bilirler!.. Dikkat et!.. Allah millete, devlete zeval vermesin..!»

Abdülhamid nasihatini burada bitirmişti. Enver Paşa ayağa kalkarak sakıt Hükümdarı asker gibi selamladı ve hürmetle elini sıktı. Abdülhamid, misafirini odanın kapısına kadar geçirdi. Gözlerinde müşfik bakışları pek aşikardı. İşittiklerinden fevkalade heyecana düşmüş olan Enver Paşa, Kuruçeşme'deki yalısına geldiği zaman, hadiseyi zevcesi Naciye Sultana anlatmıştı. Daha sonra, bu tarihte Teşkilat-ı Mahsusa Dairesi Reisi olan Ali Beye söylemişti:

— Ne dersin Ali Bey, Hakan-ı mahlül'un sözlerinde haklı olduğu âşikar değil mi? (sf 593)



Babıali baskınıyla ceberuti hakimiyetlerini tesis eden ittihatçılar, itilaf devletleri donanmalarının Çanakkale'yi zorlaması ve kanıya asker çıkarıp İstanbul yolunu açmaya davranması üzerine müthiş bir korkuya düştüler ve hükümet merkezin Anadolu'ya taşımayı düşündüler.

Bu arada Abdülhamid'e de başvurdular ve dediler:

-Devlet merkezinin Eskişehir’e kaldırılması ihtimali vardır. Hatta bu iş için gerekli hazırlıklar da yapılmaktadır. Şevketlü biraderiniz Sultan Reşad Hazretleri, sizi, düşman eline geçmesini mümkün gördükleri Payitahtlarında bırakmayacaklarına göre Anadolu'nun hangi köşesine çekilmek istediğinizi ve nereyi tercih buyurduğunuzu soruyorlar.

O zaman Abdülhamid, bütün ümit kapılarını kapayan bu ruhi' iflâs ve hezimet anında, ayakta ve çarpıcı bir heybet içinde, tane tane şu cevabı verdi:

Hiçbir yere kımıldamam! Ceddim Fâtih Sultan Mehmet İstanbul'u, fethederken, Bizans imparatoru kaçmayı düşünmemişti. Ben, Fatih'in soyundan bir Sultan olarak Bizans imparatoru kadar da mı olamayacağım? Yerim, ceddimin fethettiği İstanbul'dur; ölürsem de yerim yine burası olacaktır!

Bu ulvi cevap, ittihatçıların, o sözde gözü kara (!) kahramanların yüreğine işledi. Onlar da İstanbul'u terk etmemeye ve sonuna kadar mukavemete karar verdiler. (sf 595

“Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” ( Necip Fazıl Kısakürek )

0 yorum:

Yorum Gönder

Yorumlarınızda Kişilik haklarına saldırı,küfür ve benzeri ifadeleriniz yayınlanmamaktadır.Yorumları yazarken İsminizi belirtmeniz önemle duyurulur.