MEKSİKADA OSMANLI SAAT KULESİ !

Osmanlı, "Zapata'nın ülkesi"ni Bile Unutmazdı.



Mexico City kentinin en işlek caddelerinden birinde, gövdesi İznik çinileriyle kaplı zarif bir saat kulesi yükseliyor. Bu anıtın üzerinde yer alan plaket ise Türk toplumu olarak "özgüven duygusu" açısından nereden nereye geldiğimizin acıklı bir kanıtını oluşturuyor.
Onu ilk gördüğümde gözlerime inanamadım. Türkiye'den bu denli uzaklarda, şimdilerde ülkemizin haritadaki yerinin bile doğru düzgün bilinmediği bir diyarda, bize dair, bizden izler taşıyan bir anıt. Daha doğrusu bir "kent mobilyası". Üstelik de geçen onca zamana inatla direnircesine hâlâ ilk günkü gibi tıkır tıkır çalışıyor. Sözünü ettiğim obje, Meksika'nın başkenti Mexico City'de, kentin en işlek bölgelerinden Bolivar Caddesi'nde bulunan bir saat. Bundan birkaç yıl önce, bir belgesel film çekimi için gittiğim Meksika'da gördüm onu. Ve sınırlı zamanım içinde de heyecan içinde birkaç kare fotoğrafını çekmeyi başardım.
Bu ilginç anıtı bana elçilikten üst düzey bir yetkilinin değil, elçilik rezidansının Türk aşçısının göstermesi olayı daha da şaşırtıcı kılıyordu. Bizi kentte gezdiren Bolulu aşçı Hüseyin laf arasında -sanki çok sıradan birşeyden söz ediyormuş gibi- şu cümleleri mırıldandı: "Ağabey, biraz ilerde Osmanlılar'ın gönderdiği bir saat kulesi var. Eğer ilgini çekerse ona da bir bakarız!" İlgimi çekmek mi? Yalnızca saniyeler içinde "ilgi"den adeta patlama noktasına gelmiştim bile. Hüseyin'in sözünü ettiği kavşağa doğru ilerledik. İşte tam karşımızda duruyordu. Dedelerimizden asırlık bir yadigar, Osmanlı insanından Aztekler'in torunlarına sıcacık bir selam...

Saat sanki selam verdi
Vakit tam da saat başıydı. O sırada içindeki gong sistemi bize selam verircesine çalmaya başladı. Çevresinde defalarca dönüp durdum. Kadranındaki rakamlar Arapçaydı. Zamanı birebir doğru göstermesinden saat bölümünde herhangi bir arızanın olmadığı anlaşılıyordu. Ön yüzüne gömülmüş olan plakette ise şu cümleyi okudum: "La Colona Otomana a Mexico. Septembre de 1910." (Osmanlı Devleti'nden Meksika'ya. Eylül 1910)

Padişahın mazlumlara jesti

Yıl 1909. Osmanlı Devleti'nin en bunalımlı dönemi. Hem Balkanlar hem de Anadolu için için kaynıyor. Babıali, 31 Mart ayaklanmasının yol açtığı derin siyasal çalkantıları henüz üzerinden atamamış. 30 yıl süren II. Abdülhamid Han iktidarından sonra payitahtta biraderi Mehmet Reşad var. Yeni Sultan 27 Nisan günü göreve başlar başlamaz Doğu Anadolu ve Arnavutluk'ta birbiri peşisıra patlayan ayaklanmalar kendisine acı bir biçimde "hoşgeldin" diyor. Ülke ekonomisi de berbat durumda.
Ancak bu devletin adı "Osmanlı" ve Osmanlı olmak da öyle kolay bir iş değil. Şartlarınız ne kadar çetin ceviz olursa olsun, altı yüz küsur yıllık onurlu bir geleneği ne yapıp edip yaşatmak gerekiyor. Osmanlı devletinin yazılı olmayan anayasasının yine yazılı olmayan bir kuralına göre, dünyanın her yerindeki mazlumları, dinleri ve milliyetleri ne olursa olsun kardeş olarak kabul etmek ve onlara göz kulak olmakla yükümlüsünüz. Tıpkı Kanuni'nin François'ten gelen o çaresizlik dolu mektuba "Sakın korkma, geliyorum" cevabını verip, ardından da bütün Avrupa'yı ayağa kaldırması gibi...
İşte, Mehmed Reşad da tam o günlerde Meksika'ya karşı bu geleneksel sorumlulukla hareket ediyor. İstanbul'dan binlerce kilometre uzaktaki Aztekler'in yurdu, yakın zamanda çalkantılı bir devrime sahne olmuş ve ülke dökülen onca kanın ardından kısmen de olsa istikrarlı bir siyasal düzene geçmiştir. Emiliano Zapata ve Pancho Villa adlı iki halk kahramanının namlarının da yavaş yavaş yayıldığı bu dönemde, Sultan Reşad Meksika'ya bir selam göndermek gerektiğini düşünür. Ardından da saraya bağlı mühendis grubuna "Meksika halkı ile Osmanlı halkının dostluğunu simgeleyecek kalıcı bir armağan hazırlamaları" yönünde talimat verir. Mühendisler de bu emir üzerine, birkaç aylık bir çalışmanın ardından, çağdaş Osmanlı mimarisinin esintilerini taşıyan, Arapça kadranlı ve dış yüzeyi İznik çinileriyle kaplı bir kent saati imal ederler.
Saatin onu yapan uzmanlar tarafından monte edilmesi gerektiğinden, anıt denizaşırı bir gemiye yüklenir, yanına iki mühendis verilir. Ardından da gemi Sultan'ın Meksika'nın o dönemdeki Devlet Başkanı Porfirio Diaz'a selamlarını ve dostluk duygularını dile getirdiği diplomatik bir mektupla birlikte Meksika Körfezi'ne doğru yola çıkar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Mexico City'de bir büyükelçiliği var. Çok sayıda devlete ev sahipliği yapan bu kıtanın her başkentinde ayrı ayrı elçilikler açmak gücümüzü çok aştığından, bu elçilik Şili'ye kadar uzanan geniş bir havzada tüm bir Latin Amerika misyonumuzu temsil ediyor. Dolayısıyla Peru, Kolombiya, Haiti, Venezüela, Panama ve Honduras gibi bölge ülkelerine de hep bu merkez bakmakta.

Canımızı sıkan olay

Sağolsunlar, gittiğimizde yakın ilgi gösterip ellerinden gelen her türlü yardımı sergilediler. Ancak ne yalan söyleyeyim, saatin onarımı konusundaki ilgisizlikleri o zaman canımı biraz sıkmıştı doğrusu. Ayrılırken diplomatik görevilerimize ısrarla saatin durumunu hatırlatıp, onları Ankara'dan onarım için personel ve tahsisat istemeleri için kendi çapımda kışkırttım. Çünkü, insanlar gelip geçici, bu tür kültürel simgeler ise kalıcı. 20'nci yüzyılın başlarında Mexico City'ye getirilmiş olan bu anıt, o zamandan beri Türkiye'nin ve Türk insanının tanıtımını yapıyor.
Orada biraz yaygara yaptım ama, sonradan da dönüş yolunda başka bir şey takıldı aklıma. Türkiye Cumhuriyeti'nin günümüzde dünya sathına yayılmış olan elçiliklerinin önemli bir bölümünde antetli kağıt ya da zarf temini bile bazen sorun oluştururken, kendimizi bir an hâlâ imparatorluk günlerinde sanıp Mexico City'deki ekipten çok mu şey istemiştim acaba?


'Anıtı Türkler tamir etmeli' Bolivar Caddesi'nin tam kavşak noktasında Meksikalılar'a 92 yıldır zamanı gösteren Osmanlı saatinin mekanizması tıkır tıkır işliyor. Ancak, aynı şeyi anıtı kaplayan İznik çinileri için söyleyebilmek mümkün değil. Çiniler, bir asıra yakın sürede oldukça zarar görmüş. Anıtın hemen ardında bulunan modern işhanına giriyorum. Burası bir sigorta şirketinin merkezi. Güvenlik bölümünde ayaküstü sohbet etme olanağı bulduğum birkaç Meksikalı yetkili, bu anıtın "gayrıresmi hamisi" olduklarını belirtiyorlar. Dediklerine göre çinili kısımlarda gözlenen tahribat iç savaş yıllarındaki sokak çatışmaları sırasında oluşmuş. "Bu anıt, Bolivar Caddesi'nin sembolüdür" diyor içlerinden biri, "İnsanlar burada buluşacakları zaman birbirlerine 'Türk saatinin yanında bekle' derler. Çini tamirinden hiç anlamıyoruz. Bu işi, Türk yetkililerinin gönderecekleri bir uzmanın yapmasını istiyoruz. Eğer saatin cephesi onarılırsa biz onu bir yüz yıl daha koruruz."

KAYNAK:http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2002/aralik/08/tarih0812.html

0 yorum:

Yorum Gönder

Yorumlarınızda Kişilik haklarına saldırı,küfür ve benzeri ifadeleriniz yayınlanmamaktadır.Yorumları yazarken İsminizi belirtmeniz önemle duyurulur.